YAĞMUR'UN HİKAYESİNİ BİLİYOR MUSUNUZ?
NURULLAH GENÇ: ŞİİRLE BÜYÜDÜM...
01-03-2013

 

 

Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi Ve  Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nin ortak düzenledikleri etkinlikte Mahmut Bıyıklı’nın konuğu olan şair Nurullah Genç, sanat yaşamını anlattı. Gözlerinin köy odalarında şiirle açtığını söyleyen Nurullah Genç bu odaları ve hayatında yaşadıklarını katılımcılarla paylaştı. Katılımın yüksek olduğu programda Nurullah Genç şunları söyledi:

MUHAMMEDİYE OKUNAN ODALARDA BÜYÜDÜM

Ahmediyye Muhammediyye  okunan evlerde büyüdük. Büyüklerimiz biye büyüklenmemeyi öğretti. Hangi büyüklenen insanlar insanların ayağına uzanmadı ki. İnsanların o odalardaki maneviyata ihtiyacı var. O odalardaki insanlar bugün olsaydı millet, milliyetçilik tartışmaları olur muydu bugün?

 Çocukluğum Erzurum’un Horasan ilçesinde bir dağ köyünde 1960 1969 yılları arasında geçti. Dedem bir Sibirya gazisiydi.  İnsanın kıymetini bilirdi. Mesela akşamları damın üzerine çıkar yolda kalan var mı diye bakardı. Elindeki her şeyin Allah’a ait olduğunun bilincinde olan biriydi. İşte bu insan bir oda tedarik etti ve uzun kış gecelerinde ahali o odada toplanırdı.  İnsanlar gündüz çalışır, akşam namazından sonra o odaya gelir siyer dinlerlerdi. Baş köşeye, Bekir Dede oturur onun etrafına insanlar dizilirdi. Sonra efendimizin hayatını anlatan bir kitap okunmaya başlardı. Bu kitaplar manzumdu, işin güzelliği de buydu.  Köroğlu, Battal Gazi destanlarını o odada dinledim. Gözlerimizi şiirle açtık yani. Yazık ki şimdi o odalar yok.

HEM OKUYUP HEM BOYACILIK YAPTIM

Erzurum’da aşıklık geleneği vardı. Amcamın oğlu beni bir saz üstadının yanına götürmek istedi. Babama söylemiş  izin verirsen Nurullah’ı, Murat Çobanoğlu’nun yanına götüreceğim. Bu çocuktan çok iyi aşık olur. Babam izin vermemiş. Babam benim okumamı istiyordu. Götürdü beni İmam Hatip’in ortaokuluna yazdırdı. Böyle başladı sanat hayatım.

Ortaokul 2. Sınıfa geldiğimde elim iş tutar hale gelmişti. Amcama bana bir boya sandığı al dedim. Amcamda aldı. Hem okula gidiyordum hem boyacılık yapıyordum. İşletmecilik o günlerden kalma bende. Bütün müşterilerimin ismini hangi kahvehanelerde ne zaman bulunduklarını hangi renk ayakkabı giydiklerini not almıştım. Bir ajandam vardı. Gittikçe müşterilerim çoğalıyordu. İyi para kazanmaya başlamıştım.  Boyacıların piyasası kırılınca beş altı kadar boyacı beni sıkıştırdı. Hayatım da ilk ticari dayağı orada yedim. Boya sandığımı da kırdılar. Okul hayatım boyunca lokantada fırınlarda inşaatlarda çalıştım.

İLK ŞİİR DENEMELERİ

Lise yıllarında bazı şiirler yazıp yarışmalara yolladım. Bu şiirler dereceye girdi, ödül aldı. Ufaktan yazmaya başlamıştım. Bir gün müdür bey beni odasına çağırdı. Dört gün sonra halk eğitim merkezinde Çanakkale ile ilgili bir program düzenlenecekmiş. Çanakkale ile ilgili bir liste verdi bana, “Programda diğer liselerin okuyacağı şiirler bunlar” dedi. Bular dışında bir şiir bulmamı ve okulumuzu temsilen okumamı istedi. Bende tamam dedim.  Şiir aramaya başladım. Aradım taradım yok. Listedeki şiirler dışında Çanakkale ile ilgili yazılmış şiir yoktu. Gittim müdürün yanına dedim müdür bey bulamadım. Kızdı  “Bulmadan gelme Nurullah” dedi. Ben çıktım ne yapacağımı bilmiyordum dedim en iyisi ben bir şiir yazayım.  Bir Çanakkale şiiri yazdım.  Altına da Ziya Osman Saba diye yazdım.  Çıktım müdürün yanına.  “Buldun mu Nurullah?” dedi. “Buldum” dedim. Baktı şiire edebiyat hocamızı çağırdı. Hocaya  “Nurullah, Ziya Osman’ın Çanakkale şiirini getirmiş” dedi. Hoca baktı şiire “Ziya Osman’ın böyle bir şiiri yok” dedi. Müdür bana döndü “Kimin bu şiir Nurullah?”. Dedim benim. Bütün hocalar toplandı. Okudum onlara şiiri hepsi ayakta alkışladı. Müdür bey “Nurullah kendi şiiriyle yarın bizi temsil edecek” dedi. Programa gittim. Çıktım okudum şiiri. 3. Ordu komutanı çıktı sahneye. Tebriklerden yarım saat sahneden inemedim.

YAĞMURUN HİKAYESİ

 Üniversite yıllarımda Orhan Okay ile tanıştım. Şiiri öğrenmek için sosyoloji felsefe psikoloji okumam gerektiğini söyledi. Bu alanlarda okumalar yaptım. Bir taraftan da şiirler makaleler yazmaya başlamıştım. İlk şiirim yayınlandıktan sonra içime düştü naat yazmalıyım diye. Naat yazmadan adam olmam ben diye düşünüyordum.  On yıl  boyunca bu ızdırabı yaşadım. Yağmurun ismi en başından yağmurdu. Nedeni ise köy odasında Fuzuli’nin Su Kasidesi’ni dinlediğimizde Fuzuli neden su demişte yağmur dememiş diye düşünürdüm. Sonra bunun Su Kasidesi olması gerektiğini anladım. O zaman yağmuru da ben yazayım dedim.  On yıl boyunca yazmaya çalıştım olmadı. Bir gün İstanbul’dan Erzurum’a dönerken yağmurlu bir pencereden insanları seyrediyordum.  İnsanlar bir yerlere gidiyordu. Bu insanlar nereye gidiyor diye düşündüm. Uhud Savaşı geldi sonra aklıma. Peygamber efendimiz, okçular, Osmanlı, Sultan Abdülhamit…  Otobüs biletimin arkasına şunları yazdım:

Sensiz ufuklarıma yalanı bir tan düştü

Sensiz kıtalar boyu uzayan vatan düştü

Bir kölelik ruhuna mahkum olunca gönül

Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü.

 

Aldım bu dörtlüğü cebime koydum. Hala naat yazdığımı bilmiyordum. Bir rubai yazdım diye düşündüm. Sonra çıkarıp tekrar okuyunca içim bir coştu, dedim ben bir naat yazmışım. Erzurum’a gittim üç ay salona kapandım. Kimseyle konuşmadım.  Okuldaki arkadaşlar demiş Nurullah’ı kaybettik. Doktora gitmişler, doktor şizofren başlangıcı demiş. Üç ay sonra çağırdım bütün arkadaşları dedim size bir şiir okuyacağım.  Yağmuru okuduktan sonra arkadaşlarım bizde korkmuştuk dediler.   Şiir bittikten sonra ben gerçekten hastaneye gittim. Bütün vücudum çıbanlarla dolmuştu.  

İsmail Denizhan

HaberKültür.Net