| Öyküye ilgi arttı |
| Ertan Örgen'le öykü ve öykücülüğü konuştuk. |
| 20101224001955 |
|
Yard. Doç. Dr. Ertan Örgen Ertan Örgen, 1968 Konya dogumludur. Lisans eğitimini ve lisansüstü çalışmalarını Selçuk Üniversitesi'nde tamamlamıştır. Yeni Türk Edebiyatı alanında çeşitli dergilerde makaleleri yayınlanmıştır. Şu an Balıkesir Üniversitesi-Necatibey Eğitim Fakültesi'nde görev yapmaktadır. Kendisiyle öykü ve öykücülüğü konuştuk.
Öncelikle “öykünün edebi türler içindeki yeri” hakkında neler söylemek istersiniz? Sizce öykünün bir tür olarak edebiyatımızda sınırları yeterince belirgin mi? Buna paralel olarak bir öyküyü değerlendirirken nelere dikkat etmeliyiz?
Öykü tek başına tür olarak tanımlanırken roman ve şiir arasında kalmış gibidir. Anlatmaya yaslanması ile romana, söz tasarrufu dolayısıyla şiire yakındır. Roman geniş tasvir ve tahlillerle olaya, kişilere rahatça açılırken yine bir anlatma olarak öykünün böyle bir rahatlıkla konuşma şansı yoktur. Şiirin yoğun anlatımına birebir uygunluğundan zaten söz edemeyiz. Ama ikisinin arasında kaldığı şiirin zengin çağrışımıyla ve anlatmanın kısaltılmasıyla arada bir yer tuttuğu söylenebilir. Öykünün sınırlarına gelince insan ve hayat ilgisine öz bir ifadeyle yaklaşması esas alınmalıdır. Elbette yine bir yaşantı, olay, insan portresi aktarılmakta, ama daha önemlisi bütüne teşmil olunabilecek yoğun bir anlatma öne çıkmaktadır. Örneğin Memduh Şevket Esendal “Haşmet Gülkokan”ın hayatından kısa bir zaman dilimini, Adalet Ağağoğlu “Hadi Gidelim”de siyasal çatışmaların içinden sadece bir enstantaneyi, Cemal Şakar “Fragmanlar”da çağın gerilim ve teknolojisinin sesini aktarırken bu dediğimiz yapıya uygun bir sınır içindedirler. Bu metinlerde dile sakince bir yüklenme, imajlara açılma ve doğaya ilişkin bir gerçekliği yeniden canlandırma dikkate sunulur. Öykü incelemesinin ise bu yapıyı tespitle başladığını söylememiz gerekir. Öncelikle metin yapısal olarak nerde durmaktadır, ona bakmak gerekir. Çünkü yapı, özü belirler. Bu da anlatıcının durumu, öykünün teknik olarak ne kadar anlatmaya veya göstermeye dayandığı, diyalog, monolog ve diğer iç-dış seslerin ne kadar yer tuttuğu ile belirlenir. Bu da ezeli tartışma gerçeklik ve sanat eseri noktasına doğru ilerler. Burada gerçekçi-modern-postmodern anlayışa ait bir yapının var olduğunu görürüz. İkinci aşamada tema ve fikir olarak öykünün olay örgüsü, kişileri, zaman ve mekan gibi unsurları incelenir.
Öykü alanında yapılan çalışmaları yeterli buluyor musunuz? Öykü dergiciliğinin bu noktada önemi nedir sizce?
Edebiyat bilimi çalışmaları, uzun zaman daha popüler olan roman üzerine yönelmiş gibiydi. Son zamanlarda gerek üniversitelerin lisansüstü çalışmalarında gerek sivil eleştirmenler arasında öykü tarihi, teorisi ve eleştirisi bağlamında önemli incelemeler görülmektedir. Bunun önemi insanı, keskin bir an içinde aktaran metinsel dikkati görmemizi sağlamasıdır. Edebiyat dergiciliğindeki açılımlar da sadece öyküye münhasır olarak gelişme göstermiştir. Seçilmiş Hikâyeler’den Adam Öykü’den itibaren Hece Öykü, Notos Öykü gibi güncel dergiler öykü ve okur iletişimini tamamlamak adına son derce ümit vericidir.
Türk öykücülüğünün zihinsel aktarımları ve bunun metin düzeyinde teknik olarak dışavurumu üzerinde neler dikkatinizi çekmektedir?
Öykü bir tür olarak yazı sanatında 1950’li yıllara kadar romana sıçramanın tahtasıdır ve onun için bizim edebiyatımızda yazar yetiştiren bir biçimdir. Onun dolayımında yazarın zihinsel duruşuna dair geniş açılımlar elbette romanlarda daha fazla yer tutar. Ancak her ikisi dolayısıyla şu bilgi geçerlidir. Bir dünya sunumu açısından yazarın duruş noktası, gerçeklikten dağılmış bir dünyaya doğru evrilmiştir. Bunun, içinde yaşadığımız dünyanın krizleri ile yakın ilgisi bulunmaktadır. Diyelim ki klasik gerçekçi dönemde Ömer Seyfettin, Yakup Kadri gibi öykücüler, modernliğe giden hayat tarzı ile şekillenmiş fikirleriyle bir konum belirliyorlardı. Yine Sait Faik, Vüs’at O. Bener, Leyla Erbil adları 1950 sonrası yeni bir dünya zihniyetine bağlı olarak dağılan gerçekliğe, özne olarak iç dünyadan gelen seslerle bakıyorlardı. Modernist metinler diyebileceğimiz bu dönem sonrasında yine iç dünya ve bunalımlı birey yazara bir duruş noktası sunuyordu. Örneğin Oğuz Atay’ın “Beyaz Mantolu Adam”ı veya “Tahta At”ın Tuğrul’u her şeye rağmen bir öfke ile de olsa yazarın zihnindeki gerçeklik noktasında önemli bir cevaptı. Daha geniş bir perspektifle sosyal gerçekçi öykücülerden, modernist öykücülere kadar krizin yazara bir anlatıcı olarak sağladığı ayrı bir kıymet vardı. Kriz demiştik, ikili bir karşıtlıkla krizden söz etmeliyiz. Postmodern döneme kadar kriz bir medeniyet algısı ve modernin ürettiği tanımlama karşıtlıkları üzerindeyken şimdilerde beliren kriz, Batılı normların önerdiği hayatın artık ciddiye alınmaması şekline dönüşmektedir. Artık tartışılan nerede durduğu pek önemli bulunmayan yazarın, anlatıcının bu ciddiyet mesafesini yitirmesi olacaktır. Buradan son zamanlardaki öykü anlayışına değinmemiz gerekliliği var. Ancak onu bugün başlığı ile ayrıca açmak gerek. Dolayısıyla sorunun ikinci kısmına geçip teknik ne olmuştur, onu cevaplayalım. Andığımız dönem içerisinde bu zihinsel yapının teknik dışavurumu ise anlatmadan göstermeye geçişle açıklanabilir. Modernist metinler zaten doğrudan yansıtmayı amaçlamışlardır. Bu bir zamanlar ikinci derecede görülen ve yazı sanatının bir çeşit gecekondusu diye tarif edilen öykünün diğer edebi türlerle artık aynı zaviyede görüldüğü yıllara karşılık gelir. Biçimsel olarak öykü kendi imkanlarını sonuna kadar kullanır.
Son yıllarda öykü ve öykücü sayısında belirgin bir artış var. Bu sayı artışı öykülerin niteliğiyle doğru orantılı mı sizce? Özetle günümüzün gidişatını nasıl buluyorsunuz?
Çok kabaca bugünün öykücülüğü üzerine şöyle bir tasnif yapabiliriz. Modernist metinlerden gelenler ve yeni başlayanlar. İlk kategoride hâlâ insanı “hakikat”le karşılaştırmaya ve sorgulamaya yönelik tema ve olaylarla yazanlar yer alır. İkincide yeni krizlerin sonuçlarını yazan yeni öykücüler bulunmaktadır. Popüler kültürün, kapitalizm sonrası karşılaşılan değersizlik ve şaşkınlıkların ucunda bireyin kendi yaşantısını sorgulayan ve kaçışı –ama hem sosyal hem bireysel anlamda kaçışı- işleyen öyküler yazılıyor bugün. Nerede durdukları noktasında yapılacak analiz şudur: Modernliği eleştiren ama kapitalizmin içinde var olabileceğini veya bohemini böyle kurabileceğini düşünen ancak aynı zamanda ona karşı çıkan bir öykücülük dikkatimizi çekiyor. Ayrıca 1960’lı yıllardan beri bir ivme kazanmış bulunan dini referanslara dayalı edebiyatın öyküde ciddi bir sıçrayış gösterdiği açıktır. Buna bağlı olarak bu kanaldan gelen metinlerin bu kriz karşısında kaçışa fazla yaslanmadığı da görülmektedir. Diğer bir konu olarak, romana çok çabuk bulaşan simülasyon henüz öyküde büyük bir çıkışta değil. Bu nedenle de galiba romanın üstkurmaca, fantezi, bilimkurgu gibi anlatım araçları içinde kalışı ile öykünün hâlâ insan ve toplum üzerinde bu türden bir biçimi benimsememesi onu önemli kıldı. Bu tavır da öyküyü öne çıkardı. Yeni isimler de bu anlamda daha hassas davrandılar. Bu yeni gelen isimler hakkında da henüz bir şey söylemek erken gözüküyor. Ama özetle önümüzdeki tabloda, modernist metinlere eklemlenerek hayatın çıkmazlarını işleyenler ve 1980 sonrası giderek artan dini hassasiyetleri göz önünde tutan kalemler olduğu söylenebilir.
Mehmet Bıyıklı
|