Kütüphane dostu âlim: Nevzat Kaya
Süleymaniye kütüphanesiyle özdeşleşmiş bir isim Nevzat Kaya...

20100329035741

 

Türkiye’de de kütüphane deyince akla ilk gelen Süleymaniye Kütüphanesi. Ve Süleymaniye deyince de NevzatKaya Hocamız. O, yıllarca emeğini, ekmeğini, uykularını, rüyalarını Süleymaniye Kütüphane’siyle paylaşmış, nice görünmez güzelliklere imza atmış bir isim. Nevzat Kaya Hocamızla hayatı, aşkı, kitapları konuştuk. Moralimiz düzeldi, keyfimiz yerine geldi, heyecanımız arttı. Kalpten kalbe yol olduğunu umuyoruz. Heyecanımız ve aşkımız sari olsun efendim…

Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz hocam? Nevzat Kaya kimdir?

Nevzat kaya, Artvin- Yusufeli’nin bir ücra köyünde dünyaya gelmiş  ve orada beş sınıflı bir ilkokulu bitirdikten sonra Erzurum İmamhatip Okulu sonra Trabzon İmamhatip Okulundan mezun. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden mezun olduktan sonra Süleymaniye Kütüphanesinde çalışmaya başlamış bir insandır. Artvin geçimi zor olan, arazisi kıt olan bir memleket. Biz o köyden ilk okuyan ekibiz; üç kişi. Onlarla beraber başladık. Sonra Erzurum İmamhatip, Sonra İstanbul, Edebiyat Fakültesi.. 

İmamhatip yıllarındayken edebiyatı seçmenizin bir sebebi neydi hocam?

Bizle mezun olanlar o zaman imam da olamıyorlardı, müezzin de olamıyorlardı, bir okula da gidemiyorlardı ama okuyorduk. Sonra İstanbul’a geldim, Edebiyat Fakültesine kaydımı yaptırdım, orayı bitirdik. Bitirdikten sonra askerliğimi yaptım Ankara’da. Askerden dönünce Cahit Baltacı Bey’i gördüm. “Ne yapıyorsun?” dedi. “Doktora yapıyorum.” dedim. İstanbul’da, Süleymaniye Kütüphanesi’nde imtihan olunacağını söylemişlerdi, “doktorayı ben ancak burada yaparım” düşüncesiyle Süleymaniye Kütüphanesine müracaat ettik. Oradan, Atıf Efendi, Süleymaniye’ye bağlıdır. Süleymaniye’de sınava girdik, Atıf Efendi’de göreve başladık 1971’de. 

O teklife kadar siz hiç Kütüphaneci olmayı düşünmüyordunuz, o teklifle birlikte size kütüphanelerin yolları açıldı. İlk kütüphane Atıf Efendi Kütüphanesi. Orada kaç yıl çalıştınız hocam?

Atıf Efendi Kütüphanesi’nde, 78’de Mehmet Zeki Pakalın’ın kitapları yeni gelmişti, Osmanlı Tarihi’nde Atasözleri ve Deyimleri isimli eseri ki sahasında tek eserdir bu, onun kitaplarının tasnifini yaptım. Sonra kitaplar bitti, Ragıp Paşa Kütüphanesi’ne gittim. Ragıp Paşa Kütüphanesi’nde bir buçuk yıl baş memur olarak çalıştım. Ecevit iktidara gelince bizim Atıf Efendi’deki müdürümüz kültür müdürü oldu. Ben de onun yerine, onun tavsiyesiyle Atıf Efendi Kütüphanesi’nin müdürü oldum. İki yıl sonra da Süleymaniye Kütüphanesi’ne dönmüş oldum. Yani 1980’lerde. 

Siz öğretmenliği düşünüyorsunuz ve birden bire kendinizi kütüphanede buldunuz. Kütüphaneye alışmanız nasıl oldu?

Biraz sıkıntı çektim. Ben çok heyecanlı, hareketli bir insandım, askerden yeni gelmiştim. Elimden gelse üç basamağı beraber çıkıyordum, tek basamak çıktığım nadirdir. Kütüphane biraz daha sandalyeye bağlı bir yer. Onun için biraz sıkıntı çektim ama okumayı seviyordum, kitabı seviyordum. Boş vaktim yoktu. Askerde de boş vaktim olmazdı benim. Çünkü yanımda hep kitap vardır. En azından elimde kalemim vardır, cebimde kağıdım vardır; karalıyordum bir şeyler. Bu tarafım beni kütüphanede tutmaya vesile oldu. 

Kaç  saat çalışıyordunuz hocam?

Saatini bilmiyorum ama hanım bazen zorla kaldırırdı “yeter”  diye. Eğer bir yere gitmişsek, bir yere misafirliğe gitmişsek veya bir kıra gitmişsek titrerdim böyle “ne zaman döneceğiz”  diye. Çünkü doktora çalışmalarıma kütüphanede kalem oynatmış insan değilim. Süleymaniye Kütüphanesi çok değişik bir yerdir. Trafiği çok fazla ola bir yerdir. Süleymaniye Kütüphanesi’nde kenara çekilip ders çalışmak mümkün değildir. Başka bölümlerde belki mümkündür başındaki idareci idare ederse ama ben yapamadım. Onun için hep evde çalışırdım. 

Bu hizmet etme aşkı nereden geliyor, nereden kaynaklanıyor? Biz gençlere örnek olması hasebinden…

Şimdi, hadise şu: İnsan anne babasına, öğretmenine muhtaçtır, komşusuna muhtaçtır, kasaba muhtaçtır, marangoza muhtaçtır, terziye muhtaçtır… Bir başkasıyla yaşayabilir ancak bir insan. Madem ki muhtaçtır, o halde onlara göre bir vazifesi vardır. O halde evvela ötekisi sonra kendisi. Bu, zannediyorum; İslam ahlâkının, tasavvufun da bir uç noktası. Ben, bu nasıl oldu bilmiyorum ama, bununla yola çıktım. Belki rahmetli hocam Nihat Bey’in de yeri vardır burada.  

Nihat Çetin Bey, bir sohbetinde: “Bir Cuma namazını Süleymaniye’de kılmazsam, o haftayı yaşanmamış kabul ederim.”diyen büyük zat..

Doğru. Çok severdi Süleymaniye’yi. Ve Süleymaniye’de de biraz daha fazla yürüyeyim içeride diye, şu andaki cemaatin girdiği kapıdan girer, en sondaki hünkâr mahfilinin altına kadar yürür ve orada namaz kılardı. Süleymaniye’nin hangi bir köşesini görsem tanırım derdi. “Sinan, sırt üstü yattı, bütün Süleymaniye’nin ağırlığını göğsünde hissetti, ondan sonra ancak böyle bir Süleymaniye ortaya çıktı, bu aşka sahip olmadan Süleymaniye olmaz.” derdi. Nihat Bey: “Benim bu kapım kapanmaz, herkes buradan nasibini alır.” derdi. Ben de benim kapımı hiç kapatmadım 24 yıl. Bir kısmını müdür muavini olduk, bir kısmını müdür olduk. Müdürlük görevinde olduğum zamanlarda da kimseyi kapıda bile bekletmedim. Temel gayem bu idi.

Benim müdürüm de kapı kapatmazdı ama bize esası öğreten Nihat Bey’dir. Bir Osmanlı terbiyesi. Gelen herkese kapımız açık…gönül kapısı gibi… 

Güzel insanlar gittiler, yerlerine başka bir nesil geldi. Efendim biz bu kültürü, bu incelikleri, bu güzellikleri nasıl yeniden kazanacağız?

Okumakla. Başka yolu yok. Okumakla. Akif Safahat’ının ilk beyitlerinde öyle demiyor mu?

“Oku! Şayet sana bir hisli yürek lazımsa/Oku! Zira onu yazdım, iki söz yazdımsa”

Sabahleyin gelirken “bir şeyler karıştırayım” dedim. Hemen küçük bir not aldım. “Hayata kıymet ve manâ veren insanın kendisidir. İnsan, bütün noktalarında hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemelidir. Hayatta her türlü fırsat vardır, her türlü müşkil de vardır. Fakat müşkil çıktı diye dünyamızı karartmamız gerekmez. Müşkilden de fırsat çıkarmasını bilmelidir insan. Başarılı, becerikli insan; fırsatı arayan, onu gören ve ondan istifade edendir. Bunun aksi her fırsatta müşkilat çıkaran, korku ve şüpheyle işe başlayan, devamlı şikayet eden insan tipinden sakınmamalıyız. Ümitsizlik başa beladır, şikayet başa beladır. Feryadı bırak, kendine gel çünkü zaman dar/Zira telafi edecek bunca zarar var. Bizim gençliğimizin feryat etme zamanı değildir, şikayet etmenin zamanı değildir. Çünkü şikayetlerle bir yere varamayız. Akif de öyle diyor:

“Feryadı bırak, kendine gel çünkü zaman dar/Zira telafi edecek bunca zarar var.” Ümitsizlik bizim işimiz değil. “Ye’s öyle bir bataktır ki düşersen boğulursun/Ümide sarılıp seyret ne olursun.” Ümitsiz bir millet yaşayamaz. Kuran-ı kerimde ayet-i kerimede var: Allah’tan ümidini kesenler ancak kâfirlerdir, Müslümanlar değillerdir, diye. Buna yakın bir ayet-i kerime var.

Ümit bizim en büyük kaynağımızdır. Neşe kaynağımız, geleceğe iyi bakmamız, geleceğe dolgun bakmamız ve bakarken de oraya hızla yürümemiz, onun için de zamanı iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Zaman önemli. İbni Sina geldiği noktaya öyle gelmiş mesela. Gazâli geldiği noktaya böyle gelmiş. İbni Sina çok az uyuduğunu söylüyor kendi otobiyografisinde. Hatta derler ki bazı meseleleri rüyada çözüyormuş, ne kadar doğru bilmiyorum ama. Ama, kendi anlattığına göre uykularının, rüyayla beraber, o günkü meseleyle beraber olduğu kesin. 

Bizim medeniyetimizin neresinde duruyor kütüphaneler hocam?

  Şimdi bir İslam şehrini anlattığımız zaman merkezde camii var. Kütüphane bir şehrin neresinde?

İnsanlığın uygarlık tarihi içerisinde üç tane dönüm noktası var bunlardan birisi yazının icadı, birisi kâğıdın icadı, birisi de matbaanın icadı. Kâğıdı Avrupa’ya götüren Müslümanlar. Kâğıt Müslümanların eline geçtikten sonra Orta Doğuda, Orta Asya’da hareket başlıyor, kımıldama başlıyor, yükselme başlıyor, medeniyet başlıyor, uygarlık başlıyor. Kâğıt, Uygurlar’da ve Çin’de üretiliyor ama kâğıdı en iyi şekilde kullanan, onu hayata geçiren, onu devler dairelerine sokan, onu kitaba sokan ve büyük kütüphaneler kuran Müslümanlar oluyor. İslam’da kitabın kaynağı Kuranı kerimdir. Yerleşim merkezi de camiidir. Belirli sayıda ev bir araya geldiği zaman onlara hakim bir yerde, onların orta noktasında küçük bir camii, bir mescit kurulur; onun etrafında yerleşim birimleri olur. Camiinin içine ise bazı müesseseler yerleştirilir. En belirgin müessese medrese ve kütüphanedir. 1668 yılına kadar camide, tekkede, dergâhta, hangâhta, bu tip yerlerde kurulmuşlardır. Nitekim İstanbul’da cami, tekke, dergâhın dışında müstakil olarak Köprülü Kütüphanesi, Atıf Efendi, Hacı Selim Ağa, Ragıp Efendi, Murat Molla gibi müstakil kütüphaneler kurulmaya başlıyor. Osmanlı’nın son zamanlarında vakıflar bozuluyor, devlet işleri bozuluyor, artık devlet çok zayıflıyor, çok güç bir duruma düşüyor. İşlevini göremiyor bazı kütüphanelerimiz. Onun için 1918 yılında evkaf nezaretinin aldığı bir kararla, kendi kitaplarını koruyamayacak durumda olan binaların içindeki kitapları bir araya toplamaya karar veriyorlar. İlk defa Sultan Selim’deki medreseye getiriyorlar birkaç tanesini. Sonra nasıl oluyorsa oradan vazgeçiyorlar ve Süleymaniye Kütüphanesi’nde toplamaya karar veriyorlar. Ve Süleymaniye Kütüphanesi’nde peyderpey, yavaş yavaş, yüz on dört tane kütüphane toplanmış oluyor.

Şu an ne kadar eser var hocam?

Şu an Süleymaniye’de yüz otuz bin eser var. 

Nasıl okumalı hocam?

Bir insan hangi yaşta olursa olsun muhakkak surette okumalı. Mesela ben elime bir ilmî kitap aldım. Baktım ki bu kitap beni sıkıyor, okumak istemiyorum; hemen onu kapatacağım. Ne alacağım elime? Biraz daha hafif bir kitap alacağım. Baktım ki bu da sıkıyor, onu da kapatacağım. Peyami Safa’nın Yalnızız romanını alacağım. Baktım o da sıkıyor, o zaman Kemalettin Tuğcu’ya döneceğim. Baktım o da sıkıyor. O zaman Tombiks Teksas’a döneceğim. Okumadan olmaz. Gününü belirli saatini; ayırabildiği kadar, beş dakika mı olur, on dakika mı olur, yirmi dakika mı olur; ayırmalıdır. Eğer ayırmamışsa o gün yemek yememiş sayılır, ikinci gün yemek yememiş sayılır, üçüncü gün okumuyorsa yemek yememiş sayılır. Bir insanın ruhunu edindiği bilgiler; o bilgiler de okumaktan yani kitaptan geliyor; eti, kemiği, saçı, iliği vs. de yediği taamla oluyor. İnsan iki bölümdür. Bir gönlü var, bir zekası var… Yani bir maddî tarafı var bir manevî tarafı var. Onun için okumadan olmaz.  

Siz neler okursunuz hocam? Başucu kitabım dediğiniz kitaplar neler?

Muallim Cevdet kitabı. Kültür öğrenmek istiyorsanız, Osman Ergin’in Muallim Cevdet isminde kitabı vardır. İstanbul Belediyesi basımını  yaptı. Sonra; lise, üniversite bitirmiş de emekli olmak üzere gelen ve bana, ben bir kitap okumak istiyorum; ne tavsiye ediyorsunuz, diyen ve biraz da entelektüel olan bir insana Mevlana’nın Mesnevî’sini. Ferit Develioğlu’nun lügatını yanına koyacak ve Mevlana’nın Mesnevi’sini okuyacak. Mesnevî’yi benim dediğim bir şekilde okursa bir insan -ki ancak iki senede okur- bir akademi bitirmiş olur. Yani birinci cildini alacak okuyacak, birinci cildini tekrar okuyacak; altlarını çizecek, üçüncü defa tekrar okuyacak, altlarını çizdiği yerlerini okuyacak. Ondan sonra o altını çizdiği yerlerden bir fihrist meydana getirecek, sonra ikinci cildine geçecek. İki yılda tamamlanır. Bir de İslamî yönden olursa o zaman Elmalı’nın, sadeleştirilmemiş metni ama. Biz Elmalılı’yı anlamak mecburiyetindeyiz. 

Evet. İnşallah bu zaman ve okuma konusunda yeni yetişen nesillerimiz üzerlerine düşen sorumluluğu hissederler ve gelecek nesillerimiz zamanı iyi kullanan, iyi okuyan nesiller olur diye duâ ediyoruz. Çok keyifli ve istifadeli bir sohbet oldu. Bize vakit ayırdığınız için Allâh razı olsun hocam, Rabbim emeklerimizi zayi etmesin inşaallah.

Amin, ben de çok teşekkür ederim.

MAHMUT BIYIKLI / HABERKULTUR.NET