Mustafa Özçelik: “Yazarlar Birliği ile varlık alanına çıktık”
Türkiye Yazarlar Birliği’nin 20-23 Aralık tarihleri arasında Kazakistan’ın Türkistan şehrinde düzenlediği Türkçenin 12. Uluslararası Şiir Şöleni’nde üç büyük ödülden biri Kazak şairi Mağcan Cumabay adına verildi.
01-02-2018

Mağcan Cumabay ödülü sahibi Mustafa Özçelik’le Mehmet Kurtoğlu konuştu.

Özçelik: “Türkiye Yazarlar Birliği, 2018’de 40. Kuruluş yıldönümünü kutlayacak bir yapı olarak her şeyden önce bir gelenek oluşturmuş bir dernektir. Bizim gibi yerli ve milli hassasiyete sahip yazar ve şairler, Birliğin kuruluş yıllarında adeta yok hükmündeydik. Yazarlar Birliği ile varlık alanına çıktık. Bu yüzden derneğin hepimizi bir çatı altına toplaması ve bu birlikteliğin bugüne kadar devam ettirilmesi önemli görülmelidir.”

1-Şiir yanında edebiyatın diğer alanlarında deneme, inceleme ve biyografi dallarında da eserleriniz bulunmaktadır. Uzun yıllar edebiyat alanında bulunan biri olarak bu sanat dalları içinde kendinizi nerede konumlandırıyorsunuz?

Edebiyata şiirle başladım. İlk yayımlanan kitabım ise “Yunus Emre” yani bir nesir kitabı oldu. Ondan bir süre sonra ise ilk şiir kitabım “İfşa” yayımlandı. Bugüne kadar gerek şiir gerek nesir türünde eserler vermeme rağmen kendimi asıl konumlandırdığım alan elbette şiirdir. Nesir de yazıyor olmamın sebebi düşüncelerimin anlatımında nesre de ihtiyaç duymamdır. Çünkü fikri anlatımda nesrin imkânları daha geniştir. Bunda o yıllarda örnek aldığımız Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç gibi isimlerin de etkili olduğunu düşünüyorum. Zira onlar da şiiri nesirle birlikte yürütüyorlardı.

2-1976 yılından bu yana aralıksız yazı hayatının içindesiniz. Sizi ilk olarak Mavera Dergisindeki şiirlerinizle tanıyoruz. O yıllarda dergiler adeta bir ekol. Edebiyat, Diriliş, Aylık Dergi vs. Başta Mavera dergisi olmak üzere belli bir dergide yazmanın sınırlayıcı yanları var mıdır?

Şiirlerim ağırlıklı olarak Mavera’da yayımlandı. İlk şiir kitabım da Akabe yayınlarından çıktı. Bu yüzden Mavera grubu içinde düşünülmem doğaldır. Fakat ilk şiirim 1976’da Gelişme dergisinde yayımlandı. Aylık dergide de bazı şiirlerim çıktı. Mavera kapandıktan sonra Kayıtlar, Kırağı, Kardelen, Düş Çınarı, Ay Vakti dergilerinde yazdım. Sonradan bunlara Bir Nokta, Dil ve Edebiyat, Türk Edebiyatı gibi dergiler eklendi. Diriliş ve Edebiyat’la münasebetim ise okuyucu düzeyinde oldu. Mavera’da şiirlerimizle daha çok Cahit Zarifoğlu ve Erdem Beyazıt ilgileniyordu. Özellikle Cahit Zarifoğlu, yazdığı mektuplarda şiirlerimle ilgili düşünce ve eleştirileriyle yol gösteriyordu. Bu süreç içinde bir sınırlama ile karşılaştığımı söyleyemem. Ancak şu söylenebilir. Her iki isim de modern tarzda yazdıkları için bizim de o yolu izlememiz gibi bir kanaat ister istemez oluştu ve biz de o tarzda yazdık. Fakat Yunus Emre ve Necip Fazıl etkisiyle geleneksel şiirden de beslendik.  

3- Şiire nasıl başladınız, şiir serüveniniz anlatır mısınız?

Orta okul ve liseyi Eskişehir’de okudum. O yıllarda Eskişehir’de edebiyatla ilgilenen, dergileri, kitapları takip eden güzel bir çevre vardı. Ben de daha ilk okul yıllarımdan itibaren okumaya ilgi duyan biri olarak çok geçmeden o çevreyle münasebetleri olan bir arkadaşım vasıtasıyla tanıştım. Zaman zaman bir araya geliyor, edebiyat üzerine sohbetler yapıyorduk. Böyle bir atmosfer doğal olarak bizim yazma sürecimiz başlattı. Buluşmalarımızda daha sonraları okuduklarımız kadar yazdıklarımız üzerine de konuşmaya başladık. Ardından hem okulda hem de sohbet için bir araya geldiğimiz evde bir duvar gazetesi çıkardık. Şiir ve yazılarımız önce el yazısıyla daha sonra daktilo ile yazarak o gazetede yayımlıyorduk. Lise bu şekilde bitti. Ben yüksek öğrenim için Bursa’ya gittim. Diğer arkadaşlar da Ankara, İstanbul, Erzurum gibi şehirlere gittiler. Duvar gazetesi geleneğini bu süreçte de devam ettirdik. Ben son sınıfta iken yüksek öğrenim için Ankara’ya giden Nabi Avcı ile Ahmet Kot, Gelişme dergisini çıkarmaya başladılar. Bir ara Bursa’ya bizi ziyarete gelen Ahmet Kot, sonradan ilk şiir kitabıma da adını verecek olan İfşa şiirimi beğenip aldı ve Gelişme dergisinin 8. sayısında yayımladı. Daha sonra 1976 Aralık’ında Mavera çıkmaya başladı. Şiir ve yazılarımızı bu defa oraya göndermeye başladık.

4-Her şairin kendine has anlayışı vardır. Bu bağlamda şiirinizi ve poetikanızı öğrenebilir miyiz?

Şiir anlayışım, başından beri kendi içinde değişip gelişse bile özü ve temel nitelikleri itibariyle hep aynı kaldı. Örnek aldığımız büyük isimler Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu gibi isimler olunca bir inancın şiirini yazmayı kendimize amaç edindik. Ben, daha çocukluğumdan başlayan bir ilgiyle arkadaşlarımdan farklı olarak Yunus Emre’yi de önümde yol açıcı ve örnek bir şair olarak gören biriydim. Bu yüzden şiirim böyle isimlerin ikliminde ve havasında şekillendi. Şiir, elbette öncelikle bir dil olayı ve bir söyleyiş ustalığı idi. Yani şiirin sanat tarafı diyebileceğimiz bu yönlerini ihmal etmemeye çalışarak şiirler yazdık. Ne var ki biz yine bu tür isimleri okurken yitik bir medeniyetin çocukları olduğumuzu da öğrenmiştik. Karşımızda inançta, düşüncede, sanatta, kültürde geleneksel istikameti değiştirilmeye çalışılan bir ülke vardı. Akif İnan ağabeyin ifadesiyle edebiyatla düşmüştük ve yine edebiyatla ayağa kalkacaktık. Bu yüzden şiiri, sanatı sadece sanat boyutuyla sınırlı bir faaliyet olarak göremezdik. Dolayısıyla böyle bir inanç hassasiyetinin şiirini yazmaya çalıştık. Şiir ve medeniyet ilişkisi bağlamında duyarlığımızın oluşmasında Akif İnan ağabeyin Edebiyat ve Medeniyet Üzerine kitabının bizi çok etkilediğini söylemeliyim. Şiir söyleme tarzı olarak ise en çok Sezai Karakoç ve Erdem Beyazıt üzerimde etkili oldular. Yine kendi şiir tarihimde beni besleyen ve adlarını saygıyla anmam gereken başka isimler de var. En başta Yunus Emre, Eşerefoğlu Rumi, divan şiirinden Şeyh Galip, şiir tarzıyla olmasa bile hassasiyet ve fikriyat itibariyle Mehmet Akif, Yahya Kemal, son dönemden ise Asaf Halet Çelebi, Ziya Osman Saba, Behçet Necatigil şiir dünyamda bana hocalık, örneklik etmiş isimlerdir. Tabi sayı bunlarla sınırlı değil ama ilk planda anmam gereken isimler bunlardır.

5-İfşa kitabınızdan sonra 90’lı yıllarda en çok şiir kitabı yayınladığınızı, 2000’li yıllarda şiirden daha çok nesre kaydığınızı görüyoruz. Şiirden nesre geçişinizi neye bağlıyorsunuz? Bunda bireysel veya toplumsal bir etkilenme söz konusu mudur?

Doğrudur. İfşa 1985’te yayımlanmıştı. Onu 1991’de Güle Yağmur’a ve Bahar’a Selam, 1995’te Serenat ve Dünya’nın Tenhasında, 1997’de Güneş ve Ayna takip etti. 2OOO’li yıllarda ise 2002’de Gül ve Hançer, 2006’da Aşk ve Niyaz, 2011’de Bir Irmak Düşü, 2012’de Ateş Denizi ve 2012’de Dilim Ol Söyle kitapları çıktı. Dolayısıyla 90’lı yıllarla 2000’li yıllarda durum şiir anlamında aşağı yukarı aynı seyri takip etti. Tek fark 2000’li yıllarda şiirin yanında nesrin ağırlık kazanmasıydı. Bu yüzden 2000’li yıllarda şiirden nesre geçişten değil şiirle nesri birlikte sürdürmekten söz etmek daha doğru olacaktır. Bu yönelişte  ilk sebep olarak meslek hayatımın son yıllarının üniversitede geçmesinin etkili olduğunu söyleyebilirim. Fakat daha önemli bir sebep ise hem lise hem de üniversitede geçen yıllarımda gençlerin tarihimizdeki büyük şahsiyetlerle ilgili bilgisizliğini yakından gözlemem oldu. Sezai Karakoç’ın Sütun kitabında yer alan “Nesillere Örnek Seçmek” yazısı beni biyografiye yöneltti. Yunus Emre zaten ilk kitabımdı. Bunu Mehmet Akif, Nasredin Hoca ve Battal Gazi kitapları takip etti. Yine edebiyat merkezli çok sayıda deneme yazdım. Bunlar da 2000’li yıllarda kitaplaşma imkanı buldu.  

6- Şiirinizi herhangi bir anlayışı dâhil ediyor musunuz? Örneğin Büyük Doğu, Diriliş, Mavera damarından beslenmiş bir şair olarak kendisi bağlı hissettiğiniz bir şiir ekolü var mıdır?

Bu adlarını saydığınız dergiler temel özellikleri itibariyle zaten birbirlerinin devamı olan dergilerdir. Bu yüzden hepsi bizim yetişmemizde birer mektep özelliği taşımaktadırlar. Ama şiir ve yazılarım bunlar içinde sadece Mavera’da yayımlandığı için bu dergiye daha çok aidiyet duygusu içerisinde olduğumu söylemeliyim. Nitekim Ahmet Kabaklı da, başka kaynaklarda bu tür değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Kabaklı Hoca, bu ekole “Yeni İslamcı şairler” gibi bir adlandırma yapmakla birlikte bu adlandırmanın doğru bir ifade olduğunu düşünmüyorum. Evet, şükür ki müslümanız ve bu kimlikte bir yazar-şair olarak yazmaya, yaşamaya gayret ediyoruz. Ne var ki İslamcılık bir ideolojidir. İslam ise bir iman ve inanç manzumesidir. Bu yüzden benim ve benim kuşağımın inanç temelli sanat yapan kişiler olarak adlandırılmamız daha doğru olacaktır. Üstelik Necip Fazıl’dan Sezai Karakoç’a, Erdem Beyazıt’tan M. Akif İnan’a kadar yani bizim önümüzde bizi besleyen kuşak da bu kelimeyi hiç tercih etmedi. Yerlilik ve milliliğin bizi daha iyi ifade edeceğini düşünüyorum.

7-Yazarlar Birliğinin Kazakistan’nın Türkistan şehrinde yapmış olduğu Türkçe'nin 12. Uluslararası Şiir Şöleni’nde Mağcan Cumabayulı ödülünü aldınız. Bu konuda neler söylersiniz?

Bu ödül, bildiğiniz gibi bir şairin bir şiirine yahut kitabına verilen bir ödül değil. Şairin şiir geçmişi, şiir tutumu, sanat hayatındaki istikrarı, devamlılığı gibi hususlar dikkate alınarak veriliyor. 1975’ten beri şiir yazan/yayımlayan biri olarak bu kırk iki yıllık emeğin takdir görmesi elbette beni sevindirmiştir. Ama o şölende bulunan her şair arkadaşımız böyle bir ödüle layıktı elbette. Ben o ödülü hem Türkiye için hem de şair arkadaşlarım adına almış olarak görüyorum kendimi. Neticede bir kişiye verilecekti ve bahsettiğim hususlardan dolayı değerlendirme kurulu bizi layık gördü. Kendilerine teşekkür ediyorum.

8-Bu ödülü almadan önce Mağcan Cumabayulı hakkında bir bilginiz var mıydı? Onun şiiriyle kendi şiiriniz arasında bir değerlendirme yapar mısınız?

Mağcan Cumabayulı adını ve bazı şiirlerini elbette biliyordum. Hayatı ve mücadelesi hakkında da bilgi sahibiydim. O, Stalin rejimine karşı mücadele eden ve bu uğurda şehit edilen bir vatanseverdi. Yine bizim İstiklal savaşı yıllarında bize destek anlamında yazdığı “Uzakta ağır azap çeken kardeşim/Solmuş laleler gibi kuruyan kardeşim/Etrafını sarmış düşman ortasında/Göl gibi gözyaşı döken kardeşim” dörtlüğüyle başlayan “Alıstaki Bavrıma” (Uzaktaki Kardeşime) adlı şiiri ile Türkiye-Kazakistan kardeşliğinin simgesi haline gelmiş bir isimdi. Temel duyarlıklar itibariyle onu bizdeki Mehmet Akif, Mehmet Emin Yurdakul gibi şairlerle mukayese etmek daha doğru olur. Onunla öz ve temel değerler itibariyle “(vatan, hürriyet, millet sevgisi vb.) anlamda elbette aynı iklimdeyiz ama bunları ifade tarzımız arasında bir ortak nokta olduğunu söyleyemem. Benim şiirim epik olmaktan ziyade lirik bir şiirdir. Onun şiirinde yer alan temalar bende soyutlamalar şeklinde yer alır.

9-Türkiye Yazarlar Birliği’nin iki yılda bir yapmış olduğu Türkçe'nin Uluslararası Şiir Şöleni’ hakkında neler söylersiniz?

Türkçe'nin Uluslararası Şiir Şöleni, sizin de yakinen bildiğiniz gibi  1992’de Türkiye’de Bursa ve Konya’da başlayan ve daha sonra Kazakistan, Türkmenistan, Kıbrıs, Makedonya, Kosova, Tataristan, Kırgızistan gibi Türk yurtlarında devam eden sonuncusu ise 2017 Aralık ayında ikinci kez Kazakistan’da düzenlenen, temel amacı, farklı coğrafyalarda yaşayan ve Türkçe yazan şairleri bir araya getirmek, birbirleriyle tanışıp bilişmelerini sağlamak olan önemli bir etkinliktir. Yunus Emre’nin “Gelin tanış olalım” çağrısının bir karşılığıdır. Yine onun “Cümle şair dost bağçesinin bülbülü” anlayışının tezahürüdür. Bu ilke ve amaçlarla bugüne kadar hem başarılı olmuş hem de benzer projelere örneklik teşkil eden bir projedir.

10-Uzun yıllar Türkiye Yazarlar Birliği içinde bulunmuş, hatta bir dönem temsilciliğini yapmış biri olarak Türkiye Yazarlar Birliğinin kültür hayatımızdaki yeri hakkında görüşlerinizi alabilir miyiz?

Türkiye Yazarlar Birliği, 2018’de 40. Kuruluş yıldönümünü kutlayacak bir yapı olarak her şeyden önce bir gelenek oluşturmuş bir dernektir. Bizim gibi yerli ve milli hassasiyete sahip yazar ve şairler, Birliğin kuruluş yıllarında adeta yok hükmündeydik. Yazarlar Birliği ile varlık alanına çıktık. Bu yüzden derneğin hepimizi bir çatı altına toplaması ve bu birlikteliğin bugüne kadar devam ettirilmesi önemli görülmelidir. Yazarlar Birliği bugüne kadar yaptığı bilgi şölenlerinden panellere, kongrelerden kitap ve dergi yayıncığına kadar pek çok alanda önemli işlere imza attı ve atmaya da devam ediyor. Bunda kuruluşun önde gelen ismi D. Mehmet Doğan ismini ve derneği bugüne kadar sağlıklı bir şekilde getiren başkanlarını, yönetim kurulu üyelerini ve diğer mensuplarını takdir ve şükranla anmak gerekir. Fakat ülkemizin, dilimizin, kültürümüzün içinde bulunduğu hal bizleri dernek olarak daha etkin çabalara, çalışmalara zorlamaktadır. Bu yüzden hemen her dernek yapısında görülebilecek kimi sorunları büyütmeden bizi bekleyen işlere yoğunlaşmamız gerekmektedir.

11- Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Sözün sonu gelmez elbette. Ama sınırlamak gerekiyor. Bu anlamda son olarak şunları söyleyebilirim. Yaşadığımız kimi sorunlar var. Bunlar bizi zayıflatıyor ve etkisiz kılıyor. En başta dilim varmıyor ama şiir tutumlarımızın bizleri ayrı ayrı gruplara dönüştürmesi. Bu tutum bir bakıma doğal ve anlaşılır bir şeydir, her şairin kendine göre bir tarzı, tutumu elbette vardır ve olmalıdır. Lakin bu bölünme hem kendi tarzımızda yazamayanları ötekileştirme ve değersizleştirme hem de insani ilişkileri bile olumsuz etkileme boyuna ulaşıyor. Mesela üç gün boyunca bir etkinlikte birlikte olduğunuz bir şair arkadaş yazdığı tarz ve dergi ayrı olduğu için bırakın tanışıp konuşmayı sizden bir selamı bile esirgiyor. Edep yani tavır, tarz, davranış bizi edebiyatçı olarak bağlayan hususlardır. Bu yüzden böyle şahsi tutumları, farklılıkları ayrılık sebebi olarak görmeyi doğru bulmuyorum. Bir diğer husus beslenme kaynaklarımızla ilgili. Elbette şair olarak doğu, batı ayırmadan istifade edeceğimiz her isme, kitaba ulaşmalıyız. Ama konumlanacağımız yer kendi ilkimizi olmalı. Bu konuda da sıkıntılar olduğunu düşünüyorum. Sanat kuramı için Heiddeger’den istifade ettiğimiz kadar mesela bir Yunus Emre’den, Şeyh Galip’ten, Karacaoğlan’dan da istifade etmeliyiz. Yine bizi bağlayan/bağlaması gereken temel kaynaklarla ilgili de sorunlarımız var. Öyle şiirler okuyoruz ki temel akide ölçülerimizle hiç bağdaşmıyor. Bu yüzden kimlik ve duruşumuz ne ve nasıl olarak tanımlarsak tanımlayalım söylediğimiz türkü bu toprağın türküsü olmaz/olamaz. 

Mehmet Kurtoğlu