YAZI, YARINLARA TAŞINAN İBRETLİK VESİKALAR GİBİDİR
Kalemim değişip dönüşen hayatlara, büyük aşklarla başlamış inanç odaklı birlikteliklerin tükeniş duraklarına konuk oluyor.
10-06-2013

SELVİGÜL KANDOĞMUŞ ŞAHİN RÖPORTAJI

Edebiyat edeptir derler. Edep ise her insanın üzerinde güzel durur fakat kadının üzerinde bir başka güzel duran en güzel süstür kanaatimce. Kalemini edeple süslemiş bir hanım yazarla yapılan bu güzel söyleşiyi büyük bir keyifle okuyacağınızı düşünüyorum... Öncelikle kısa bir şekilde de olsa Selvigül Hanım'ı tanıyalım. 1971 Tokat Reşadiye, Demircili Beldesinde doğan Kandoğmuş, yazmaya ortaokul, lise yıllarında başlamıştır. İlk öyküsü Yediiklim Dergisinde yayınlanmıştır. Sonraki yıllarda, Kitap Dergisi, Kafdağı, Hece Öyküde ve birçok dergi ve gazetelerde yazmaya devam etmiiştir. Halen Yediiklim, Hece Öykü, Kurani Hayat, Özgün Duruş gibi dergilerde, sanal ortamda da, Edebistan, Skyturk, Dünya Bizim’de yazıyor. İlk kitabı olan Gülendam’ın Renkleri, ( Yediiklim Yayınları 2001), ikinci öykü kitabı, Hayırlı Haber ( Eylül Yayınları 2002), Yusufhan, gençlik romanı olarak Nesil 2006 da okuyucuyla buluştu. Evli olan yazar dört çocuk annesidir. 

 

Edebiyat sizce nedir? Sizin için neyi ifade eder?

Edebiyatın bendeki karşılığı yazmak, yazıyla iştigal etmektir. Yazmanın hayatımdaki karşılığı ise; sorgulama duraklarında, dünyanın ayartan hallerinden sıyrılırken, ilahi olana yaklaşmanın aşkın makamlarına ulaşmaya çalışmak, hayret ve haşyet duyarlılığı ile hayata tutunmak.

 “ Söz iki sonsuz arasında bir çırpınış.  Hayat gibi sıcak ve dost.” Diyor Cemil Meriç. Mütefekkirin deyimiyle sıcak ve dost olan yazının duraklarından sorgulama ve paylaşım makamlarına gelerek, kendimle ve içinde yaşadığım cemiyetle bir hesaplaşmaya girerek temiz gözelere ulaşma çabası… Bu kolay oluyor mu elbette bir çırpınma olduğu için kolay olmuyor. O zaman Mukaddes Kur’an’ın tüm ayetleriyle beraber, İbrahim Suresi’nin yazı yürüyüşüme ilham olan ayetlerine sığınıyorum… “ Allah’ın, güzel-doğru bir söz için nasıl misal verdiğini görmüyor musun(u)z? Kökü sapasağlam, dalları göğe doğru uzanan güzel-diri bir ağaç gibi(dir) ki, Rabbinin izniyle her mevsim meyvesini verip durur.” Bizi edebiyatın maksadına taşıyan mezkûr ayetin devamı: “ Ve çirkin bir sözün durumu ise, kökü toprağın üstüne çıkarılmış, bütünüyle kararsız, dayanaksız çürük bir ağacın durumuna benzer.”

Bizim edebiyatımız da köklü bir geleneğe yaslı. Bu köklü, sağlam, asırlardır duru ırmaklar gibi akan geleneğin devamında biz de kendi dönemimizde, kirlenmemeye gayret göstererek ilahi öğretiyle beslenerek, bu suyun akışına bırakıyoruz kendimizi… Bu nedenle de; diri ağaçlar gibi önümüzde yürüyen ustaları mihmandar eyleyip, kararsız, dayanıksız, çürük bir ağaç gibi olan ‘söz’den uzak durma gayretiyle, sorumluluk bilincini kuşanarak yazıya tutunuyoruz…

 

ÖNEMLİ OLAN SÖYLEYECEĞİ SÖZÜ DOĞRU VE ERDEMLİ BİR ŞEKİLDE SÖYLEMEKTİR

Bir hanım yazar olarak, edebiyat dünyasındaki hanım yazarlar hakkında neler düşünüyorsunuz? Sizce yeterince hanım yazar var mıdır?

Doğrusu edebiyatın ve yazının doğasına aykırı bir durum yazıyla uğraşanları kadın yazar ve erkek yazar diye adlandırmak. Ama ne yazık ki böyle bir durum da sözkonusu. Önemli olan kadın ya da erkek yazar olmak değildir bence. Söyleyeceği sözü doğru ve erdemli bir şekilde söylemek, ortaya koyduğu eserlerde estetik, etik değerleri önemseyerek, gerçek has edebiyatı miras olarak bırakma derdine düşmek ve kendisinden sonraki kuşaklara yol açmaktır. Çocuklarımla tekrar okuduğum Martı’nın beni derinden etkileyen satırları geliyor aklıma kadın yazarlar deyince; “ Martı Flecther Lynd adında çok öfkeli bir martı tanırdım. Sürüden dışlanmıştı. Sarp kayalıklarda kendi cehennemini kurarken, sürüyle ölümüne bir mücadeleye girmeye de hazır bir martıydı. Ama bu gün o burada kendi cennetini kuruyor ve tüm sürüye yol gösterebilecek bir durumda.” Önümüzde yürüyen her hanım yazar bu martı gibi inatçı ve sürünün dışına çıkarak ölümüne mücadele vererek kendi cennetini oluşturur yazın dünyasında… Doğrusu karşılaştığım tüm zorluklarla ben de kendimi bu martıyla özleştirebiliyorum. Her ortamda olduğu gibi edebi kamuda da erkek egemen bir hal karşısında hanım yazar olmak tabii çok zor. Ama bu zorluk nihayetinde aşılabiliyor. Azim, kararlılık, samimiyet kuşanmış çalışmalar ve özveriyle…

 

Son kitabınızdaki öykülerde savrulan hayatları konu ediyorsunuz. Son dönem siyasi olayları ve yakın coğrafyadaki acılar da konularınız arasında. Yazarken yaşanmışlık mı esas aldığınız yoksa kurgu mu diye sorsam neler söylersiniz?

Hüznü kuşanmış bir kalemim var. Bundan bir türlü sıyrılamıyorum. Belki bile isteye yüreğime yüklediğim şahitlikleri, acıların derin dramatik ironisiyle okuyucuyla paylaşıyorum. Yaşanmışlıklar olmasa kalemime zor gelir kurgusal metinler. Önemli olan aslında yaşanmışlıkları yazmak değildir. Edebiyatın doğasına uyarak ustaca kurgusal metinler oluşturmak, itibari bir dünyanın eteklerinde, ince dil işçiliği ve erdemli duruşlarla eserler miras bırakmaktır. Eserlerimde yaşanmışlıktan, hayatın yaşanan macerasından esintiler mutlaka oluyor. Ki olmalı da… Kalemim değişip dönüşen hayatlara, büyük aşklarla başlamış inanç odaklı birlikteliklerin tükeniş duraklarına konuk oluyor. Ben herkesle beraber bu hayatın içinde yaşayıp giderken, çevremde kaybedilen değerlerle kurulan dünyalara, buruk yalnızlıklara, eviçlerinde meydana gelen ruhsal cinayetlere uzak duramıyorum. Bir de son dönemdeki yaşadığımız travmatik acılar var. Terör var. Bunlar nihayetinde bu coğrafyada yaşanıyor. Tüm yazdığım edebi metinlerin; yarınlara taşınan ibretlik vesikalar gibi, gelecek kuşaklara dipnot vazifesi görerek, onları hakikatin, adaletin ve özgürlüğün duraklarına taşıması yegâne duamdır…

 

ÖYKÜYLE DOKUNDUĞUM HAYATLARI KURGULARKEN ONLARIN ACILARI BENİM ACIM OLUYOR

Öykü’nün sizdeki karşılığı nedir?

Öyküler, ‘şark hikâyesi’ kaynaklıdır. Yani geleneğe yaslı, kıssalardan, mesellerden, menkıbelerden bir damar taşır bünyesinde… Tüm bu sanatsal yazınlar gelenekle beraber hikmete yaslı, öz, kısa ama ibretlik vesikalardır günümüze kadar uzanan. Söz hakikat duraklarında iki dünya arasında bir köprü gibi vazifesi görür. Öykü de bu söz duraklarından bir durak, modern edebiyat türlerinden bir türdür. Deneme, gezi yazıları, söyleşiler yapsam da, kendimi öykü yazarı olarak tanımlayabilirim. Öykünün bendeki karşılığı bu nedenle manidardır. Öyküyle dokunduğum hayatları kurgularken onların acıları benim acım oluyor, onların hüzünleri, sevinçleri, yoklukları ve ümitleriyle kendim de bu dünyanın içinde bir yerlerde olgunlaşıyor, acı çekiyor ve hakikat arayışına çıkıyorum. Kolay yazamıyorum o nedenle öykülerimi. En son bir okuyucum, “ okuduktan sonra iki gün kendime gelemedim” diyordu. Doğrusu ben de tüm öykülerimi yazarken, kahramanlarımla arama mesafe koyamadığımdan dolayı, günlerce kendime gelemiyorum diyebilirim…

 

Bir edebiyatçı olarak ülkemizdeki edebiyat dünyası hakkında neler düşünüyorsunuz?

Evrensel dertlerle ve vicdanla oluşturulan edebiyat ortamında büyük bir canlılık görüyorum. Aslında herkes kendi hikâyesini anlatma derdinde. Yazmayı ve okumayı dert edinen bir ortamda, taze filizlerle birlikte köklü çınarla da mevcut. Doğrusu ben dergilerle, buğusu üzerinde çıkan öykü, şiir ve deneme kitaplarıyla edebiyatın üretken ve verimli dönemlerinin yaşandığını düşünüyorum. Önemli olan geriye temiz sayfalar bırakmak. Edebiyatın, tüketen, fildişi kulelerle örülü dünyasından yere temiz ayaklarla basan barışçıl, fesatsız bir edebiyat kültürünün oluşumuna katkıda bulunmak. Ayrılıklar, farklılıklar tabii ki olacak. Muhitler ve edebiyat cemaatlerinin içinde, kendisinden olmayanı görmeyen bir anlayış doğrusu etik olmuyor. Efendimizin herkesle hukuku vardı. Mübarek gözlerinin içine baka baka yalan söyleyen münafık ve müşriklerle bile anlaşmaya çalışıyor onlara tahammül ediyordu.  Nihayetinde Herman Hess bir yazısında: “ Yaşam kısadır, öbür dünyada hiç kimseye burada devirdiği kitabın sayısı sorulmayacaktır.” Derken okumanın ve yazmanın erdemli duraklarında soluklanırken, edebi metinler yazmanın ve okumanın öneminden ziyade sorumluluk bilinci kuşanmış bir duruşa vurgu yapar. Bereketli edebiyat ikliminde soluklanırken, farklı duruş ve ortamlarda ürünler verenlere saygılı tavırlar olmalı. Ayrılıklar zenginliğimiz olarak algılanmalı. Müştereklerde buluşup, bizden sonraki kuşaklara arı duru, göz aydınlığı olabilecek muştu sağanaklarıyla kuşanmış bir edebi kültür bırakmalıyız… Söyleşi için teşekkürlerimi sunuyorum…

 

EBRU OLUR.