Untitled Document
Anasayfa | Yazarlar | Foto Galeri | Video Galeri | Künye | Reklam | Sitene Ekle | İletişim
REKLAM İLETİŞİM KÜNYE
BİZİ TAKİP EDİN
Özel Röportaj İSLAM’IN PROTESTANLAŞTIRILMASI FİKRİ HAKİM KILINIYOR!
 

İSLAM’IN PROTESTANLAŞTIRILMASI FİKRİ HAKİM KILINIYOR!
Magrib Enstitü Genel Koordinatörü Hüseyin Yahya Şekerci ile İslam Coğrafyasının içinde bulunduğu zihinsel durumu, yaşanan sorunları ve çözümü yollarını konuştuk.
Ekleme Tarihi : 15-06-2014 - 23:38

 

 

Röportaj: Burak Bir

Magrib Enstitü Genel Koordinatörü Hüseyin Yahya Şekerci ile İslam Coğrafyasının içinde bulunduğu zihinsel durumu, yaşanan sorunları ve çözümü yollarını konuştuk. Dünya'nın yeni bir kırılmanın eşiğine geldiği bu süreçte İslam Medeniyeti’nin ihyası için nasıl bir yol izleneceğini dair ufuk açıcı ve samimi bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Kimdir

1983'te Elazığ'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Konya ve Elazığ'da tamamladı. Önce Cumhuriyet Üniversitesinde Tarih, ardından İstanbul Üniversitesinde Sosyoloji öğrenimi gördü. Ahmet Yesevi Üniversitesinde Yönetim ve organizasyon alanında yüksek lisans yaptı. Ortaöğretim yıllarından itibaren Sivil Toplum Örgütlerinde çeşitli görevlerde bulundu. Ankara'da bir süre özel eğitim kurumlarında yöneticilik ve Stratejik Düşünce Enstitüsünde Araştırmacı olarak görev yaptı. Bir süre Milli Gazetede köşe yazarlığı yaptı. Muhtelif kurumların danışmanlık vazifesini üstlendi. Yazıları Eksen, Göç, Akıncı, Magrib dergilerinde yayınlandı. 2011'de bir grup arkadaşıyla Magrib Enstitü'yü kuran Şekerci evli ve bir çocuk babasıdır.

ÖNCELİKLE ŞUNU SORMAK İSTİYORUM: KONUŞMALARINIZDA ‘SINIRLAR YENİDEN’ DİYE BİR İBARE KULLANIYORSUNUZ. BU İFADEYLE NE ANLATMAYA ÇALIŞIYORSUNUZ.

Sınır algısı, felsefenin çokça üzerinde durduğu bir konudur. Ve bugün biz kendimize, özümüze dönüp baktığımızda, bir sürü şeyin bizi sınırlandırdığını ve adeta hapis hayatı çeken bir mahkum gibi bir şeyleri yorumladığımızı görüyoruz. Bilhassa zihinlerimizde büyük ‘sınırlar’ var. Bunlar bizim bağımsız düşünmemizin önündeki en büyük engeller belki de. Zira bugün bakıldığı zaman, fikri sınırların, siyasi sınırların, duygusal sınırların yani ortak refleks sınırlarının maalesef İslam dünyasını parçaladığını görüyoruz. Ve yaklaşık iki asırdır süregelen bu süreç, Müslümanlar için mağlubiyetin başlangıcı olarak nitelediğimiz en önemli unsurlar. Bu sınırların, İslam dünyasının arka plana düşmesinin, özne olmaktan ziyade artık tarihin bir nesnesi haline gelmesinin ana sebepleri olduğunu düşünüyoruz. Ve bu yüzden mevcut sınır algısına karşın bir gönderme olarak bunu ifade ediyoruz. Tüm İslam Milleti için kalbimizden, zihnimizden oluşturulan suni sınırları kaldırdık; vahyin öğrettiği sınırları esas alıyoruz.


SİYASİ SINIRLARBİZİ KARDEŞİMİZDEN AYIRAN SUNİ ÇİZGİLERDİR

İki asrı geçen bir süredir, âlimlerimiz, fikir adamlarımız, kanaat önderlerimiz, Müslümanlar, yeniden merkeze nasıl oturur, Müslümanlar nasıl yeniden tarihin öznesi konumuna gelir, çer çöp misali savrulmaktan nasıl kurtuluruz gibi sorularının cevaplarını aradılar. Ve ortaya bir netice çıktı: sınırların ortadan kalkması. Nedir bu sınırlar? Batının oldukça etkin olarak kullandığı medya araçları kanalıyla tüm milletimize zerk ettiği fikri sınırlar; modern fikirler, post-modern fikirler, bu fikirlerin öğretileri ve yorumları ve bunların alt başlıkları. Buna mukabil, uluslararası denklemde oluşturulan literatür. Ve Müslümanların kalbinden söküp alınan duygular, ortak refleksler. Biz bunları zihnimizden kaldırdık. Zira ümmet olgusu bunu gerektiriyor. Siyasi sınırları da aynı şekilde yorumluyoruz. Bunların hiçbiri, mukaddes kabul edilemez. Vatan dediğimiz kavram ulus-devlet fikrinin bir uzantısı olarak 16. yüzyılda batıda çıkmış bir kavramdır, misak-ı milli denen şey bizi ancak kardeşimizden ayıran sanal, suni bir çizgidir.

Biz bu suni çizgileri gönlümüzden, kalbimizden, zihnimizden, fikrimizden koparıp attık. Ve bu sınır kavramını yeniden düşünmeye koyulduk. Bu aslında batının bize ezberlettiklerinin terkidir. Çünkü biz, batının diliyle konuşmayacağız. Kendi dilimizle kendi retoriğimizi oluşturarak konuşacağız. Eğer bir sınır algısından bahsedeceksek bu, ancak bize İslam’ın öğrettikleri ile olabilir. Aramızda keskin çizgilerin olduğu sınırlar, Kuran-ı Mubin’de apaçık ifadelerle yazmakla beraber, Resulullah’ın uygulamalarında, sünnetlerinde de mevcuttur. Bunun dışında oluşturulan, ezberletilen suni algılar, sanal sınırlar, bizim bu saatten sonra düşmanımızdır. Ve biz bu düşmanla mücadele etmek için bu güçlü tezi savunuyoruz. Ve ‘sınırlar yeniden’ diyoruz.
 

PEKİ BİZ BATININ BİZE SUNDUĞU BU SUNİ SINIRLARI KALDIRDIĞIMIZDA, İSLAM BİRLİĞİ’NİN GERÇEKLEŞMESİ İÇİN NE GİBİ ADIMLAR ATILMALI SİZCE?

Önce ‘fikri adımlar nelerdir?’ sorusunun üzerinde durmak lazım öncelikle belki de. Bana göre İslam Dünyası’nın en önemli problemlerinin başında üretim problemi gelir. İslam Dünyası, az önce bahsettiğimiz suni sınırları yıkmak adına birtakım çabalar içerisine girmiştir. Gerek fikri, gerekse siyasi olarak. Hasan el-Benna’dan, Seyyid Kutup’tan, Raşid Gannuşi’den, Malcolm X’ten, Erbakan Hoca’dan, Aliya İzzetbegoviç’ten bu manada ciddi tecrübeler edindik son yüzyılda. Fakat bu sınır algısını yerle yeksan etmenin temel yolu bu tecrübelerle yetinmemek, daha fazla fikri argüman üretmektir. Az önce sözünü ettiğim zatların da üzerinde durduğu gibi. Burada en temel soru, ‘Fikri olarak nerede durmalıyız?’

DEMOKRASİ BİR PUTTUR

Öncelikle ne söylememiz gerektiğinden evvel neyi terk etmemiz gerektiği hakkında konuşmamız gerekiyor belki de. İşte burada da demokrasi, insan hakları, özgürlükler, ilerleme, kalkınma, gelişme gibi kavramlar karşımıza çıkıyor. Bunları bir şekilde bizim gözden geçirmemiz gerekiyor. Gerekirse bu cerahati bu vücuttan söküp atmamız gerekiyor. Bugün tüm dünyanın adeta tapmasının istendiği bir put var. Adına demokrasi diyorlar. Nedir demokrasi dediğinizde, önünüze bin bir türlü şey geliyor.

Öyküsüne baktığımız zaman, Yunan siyasi düşüncesinin rahminden ortaya çıkan Atina demokrasisi olarak bilinen ve buradan da tüm Avrupa'ya transfer edilen bir metod. Yüzyıllar boyunca birbirini yiyen Avrupalı ulusların, artık silahsız bir şekilde uzlaşma zemini oluşturmak adına icat ettikleri bir yöntemdir aslında demokrasi dediğimiz şey. İstediğiniz kadar yorumlayın bunu. Bu bir fikir değil, bu bir yöntem. Her şeyden önce bunu kabul etmemiz gerekiyor. İstediği kadar derinleştirilmeye çalışılsın, istediği kadar arka plan verilmeye çalışılsın, hayır. Savaşlardan yorulan Avrupa uluslarının artık birbirlerinin kanını daha fazla dökmemek için oluşturdukları, sorunları barışçıl yollarla çözmeye dair bir yöntem. Bugün gelinen noktada ise o kadar mutlaklaştırılmış, o kadar sorgulanmaz hale getirilmiş ki adeta bir inanç, tapınılacak bir put halini almış olduğunu görürüz. Oysa bir muammadan söz ediyoruz. O kadar elastik ki hemen her şeye göre değişebiliyor. Burada da bu elastikliğe meşruiyet katmak adına başka bir kavram devreye giriyor: Konjoktür. Yani şartlara göre değişebilenler bütünü, Hegel’in de sözünü ettiği, ‘zeitgeist’ diye ifade edilen ‘zamanın ruhu’. Yani zamanın ruhuna göre davranabilme yetisi.

DEMOKRASİ’NİN YERİNE NE KOYACAĞIZ?

Demokrasi, özellikle uluslararası ilişkiler bağlamında konjoktürle beraber hareket eder. Ve burada halkların yönetime dahil olması, idare mekanizmasını iktidar araçlarını yönlendirmesi değil; egemenlerin emelleri doğrultusunda yönetime alet edilmesi söz konusudur aslında. Takdir edersiniz ki bu ikisi birbirinden çok farklı şeyler. Ustaca oluşturulan bir oyun. Saha onların, kuralı koyan onlar, karşı takım da onlardan oluşuyor ve size “iyi olan kazansın” diyorlar. Sonra geri kalanı tribünlerde purolarını yakarak maçın keyfini çıkarıyorlar.

Bakın demokrasiyi oluşturan bir diğer terim olarak özgürlüğü ele alalım mesela. Burada da benzeri bir durumla karşı karşıya kalırız. Tüm alternatifleri yine egemenlerin oluşturduğu bir zeminde birden fazla seçenek sunarak bunlardan birini seçmek özgürlük müdür? Bunu illa kavramsallaştırılacaksak seçenekli dayatma deriz.

Bir defa terk etmemiz gereken şey bu. O halde yerine ne koyacağız? Yerin koyacağımız şey, bugünün dünyasını İslam’a uyarlamak. Bugünün fikrini, bugünün insanını İslam’a uyarlamak, İslam’a dönüştürmek. Bunun için de yeterince kötü tecrübeye sahip olduğumuzu düşünüyorum.

İşte bir başkası da insan hakları denilen kupkuru bir şey. Nedir insan hakları ya da özgürlükler? Avrupa bunları çok tartışmış. Özgürlüğün alanı ne kadardır, nereye kadar uzanır? Başkasının alanına dokunulduğu zaman bu bir özgürlük müdür? Mesela anarşizmin öngördükleri nelerdir?

Her şeyden önce insan nedir? İnsan hakları diyen Batıya sorduğumuz ilk sorudur bu. Öyle ya insanı tanımlayarak işe koyulalım değil mi. İnsandan ne anlıyorsunuz? Batıdan bu soruya genel itibariyle iki türlü yanıt gelir: ilki Hıristiyan öğretisinin getirdiği insan tanımı. Hıristiyanlığa göre insan, günahkardır, günahkar doğar, ruhu temizlenmelidir. Vaftiz bu yüzdendir. Bu insan, aklını karşılıksız bir şekilde kiliseye vermiştir, kendi iradesini devre dışı bırakmıştır, kilisenin dediği her şey onun yaşam pratiğinin bir parçasıdır. İkincisi ise, insanı kutsallaştıran, insanı tanrısallaştıran, pozitivizmle şekillenmiş bir insan anlayışıdır. İnsan aklını mutlaklaştıran ve insanın her problemin üstesinden gelebileceğini, her şeye gücünün yetebileceğini, her şeye kadir olabileceğini ve her şeyi yönetebileceğini iddia eden bir anlayış. Dolayısıyla bu iki sakat anlayıştan, iki sakat insan tanımından bir insan haklarının meydana gelmesi mümkün mü. Kaldı ki biz bunu pratikte de görebiliyoruz maalesef. Oysa bize göre insan eşref-i mahlukattır. Allah'ın yeryüzündeki halifesidir. Bu temel normları ölçü kabul ederek insanın haklarına dair söz söyleyen ile öteki bir olabilir mi!

AFRİKA’DA NEDEN İNSAN HAKLARINDAN SÖZ EDEMİYORUZ!

Bugün Afrika’ya baktığımızda, burada neden bir insan hakkından söz edilemiyor? Dilleri değiştirilen, kültürleri yok edilen, inançlarından koparılan, kaynakları hoyratça kullanılan, silah tüccarlarının sıkıştıkça iç savaşlar çıkarttığı Afrika'da yaşayanlar insan değil mi! Ya da İslam dünyasına bakın, batının kendi küstah gücüyle yaptıklarına bakın, burada biz insan haklarından neden söz edemiyoruz. Çünkü problemin ana kaynağında, kavramın kendisine ait ontolojik eksikliklerin, yanlışlıkların olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Bir başka husus da batının oluşturduğu öteki algısı. Ben-merkezci düşünceden kalkarak kendisinin dışındaki tüm unsurları ötekileştiren ve zaten ilkel olan toplumlara karşı yaklaşım. İslam dünyası bunu terk ederek, kendine ait bir gelecek tasavvuru, bir dil, kendine ait bir retorik, kendine ait bir lügat, kendine ait bir literatür oluşturarak yola çıkabilir. Kendini tarihsel süreç içerisinde yine, yeniden özne haline getirebilirse başarılı olabilir. Biz şu anda tarihin dışındayız. Biz tarihe yön veremiyoruz. Belki de çok yakın zaman da vereceğiz inşallah. Bunun için de son derece ümitvarız. Ama şu an için onun doğum sancılarını yaşıyoruz.

Bize altın tepsi içinde sunulan şey bir diğer ezber, Gelişmişlik. Peki o nedir? Modernizmin öğretisi içerisindeki gelişme anlayışıyla yola çıkıyoruz. Modernizme göre determinist bir anlayış vardır. Modernizmi çerçeveleyen, o fikri dolduran, bir zaman algısıdır. Her şeyin daha iyiye gideceğini, her geçen gün daha ileriye gitmemiz gerektiğini ve dolayısıyla da geçmişin her zaman kötü olduğuna dair bir kanaat. Yani gelişmiş insan, gelişmemiş insan. Gelişmiş toplum, gelişmemiş toplum.

Sözümona Avrupa’nın içerisinde emeği, sosyal adaleti ön plana çıkaran Karl Marks dahi bu kavramlarla konuşur. Çünkü o da Avrupa’nın bir parçasıdır, o da modern paradigmanın bir parçasıdır. Ona göre de ilkel toplumlar vardır, gelişmiş toplumlar vardır. Biz bu nazarla baktığımız zaman, asrı saadeti gelişmemiş, ilkel toplumlar olarak görürüz. Bu çok sakat bir anlayış olmakla beraber zihinsel bir arızadır. Nedir ilerleme, nedir kalkınma dediğiniz zaman yine karşımıza o elastik şeyler çıkıyor. Avrupa’nın kendi öyküsüyle, kendi tarihsel süreciyle betimlediği, biriktirdiği şekillendirdiği ve kendisince bulduğu çözümleri formulize ettiği birtakım kavramlar, sloganlar ortaya çıkıyor. Bu kavramlar bize ait değil. Bize ait bir hikayesi yok. Toplumsal hafızamızda yeri yok. Bunu ilk fark edenlerden biri de Sait Halim Paşa'dır.

İSLAM’IN TEMELİ SOSYAL ADALET DEĞİL AHLAKTIR

Sait Halim Paşa çıktı ve “bir dakika” dedi. ‘Hayır biz sizden ayrıyız’ dedi ve toplumsal ve siyasi kültür bağlamında tefrik etti. Sınırsa, olması gerek sınır budur işte. Biz bunlara mecbur ya da mahkum değiliz. Zira bizim, dinimiz her şeyi güzel ahlak üzerine oturtmuş bir dindir. Adaleti bile ahlak üzerine inşa etmiş bir dindir. Bugün birileri kalkıyor, İslam’ın temeli sosyal adalettir diyor. Hayır, ne münasebet, İslam’ın temeli güzel ahlaktır. İslam, temelde bir ahlak medeniyeti inşa etmiştir. Zira, adalet bile onun üzerine oturur.

İslam şeriatında, kısasa kısas vardır mesela. Cezalandırma usulleri vardır. Mahkemede, İslam devletinin hakimi, kadısı der ki ‘Siz filanın filan hakkına tecavüz ettiniz. Şimdi bunun hakkını iade ediyoruz’. Diğer taraftan da iade edilene, hakkı teslim edilene döner der ki, ‘Bunu affetmen daha hayırlıdır.’ Bu cümle o kadar önemlidir ki. Ortada bir adalet var, hüküm veriliyor. Buna mukabil orada onu affetmenin daha erdemli bir davranış olduğu, yargı birimi tarafından nasihat ediliyor, tavsiye ve teşvik ediliyor. Bu, üzerinde saatlerce düşünülmesi gereken çok özel bir örnektir. Yani bizzat adaletin uygulayıcıları ahlakın daha büyük bir erdem olduğunu tescil ediyor.

Bugünün dünyasını, bugünün insanını İslam’a uyarlamak mecburiyetindeyiz. Bu da ancak fikirlerden geçer. Avrupa’nın yaptığı en önemli iş budur. Önce fikirleri üretir, ondan sonra bunları somutlaştırır. Kaos meydana getirir. Bunu fırsata devşirir ve her birini birer silaha dönüştürür ve gelir sizi onunla vurur.

Burada İslam dünyasının yapması gereken şey, kendi özüne dönmek, kendi fikirleriyle konuşmak. Yeni bir gelecek tasavvuru oluşturmak. Belki bu sorunuza verilecek en güzel cevap, Seyid Hüseyin Nasr’ın söylediğidir. O der ki, ‘Batı yalanlar üzerinde yaşar, Doğu doğrular üzerinde uyur.’

ALLAH BATIDAN DAHA BÜYÜKTÜR!

İSLAM COĞRAFYASI OLARAK, SÖZÜNÜ ETTİĞİNİZ TERK ETMEMİZ GEREKEN DÜŞÜNCELER UZAĞINDA BİR SORU YÖNELTMEK İSTİYORUM. BATIYLA, ONUN KURALLARIYLA, SİYASİ, ASKERİ, SOSYAL VE EKONOMİK BİR ŞEKİLDE BU KADAR İÇ İÇE GEÇMİŞKEN, FİKRİ BİR AYRILIKLA BERABER, SOMUT OLARAK BİR AYRILMANIN ARDINDAN DÜŞÜNÜLEN İSLAM BİRLİĞİ ÜTOPİK GÖRÜNÜYOR MU?

Sorunuzu tersten okuyacak olursak, ‘Bu ütopiktir’ demek, Amerika’yı, Batı’yı, Batı’nın fikri, siyasi, askeri ve ekonomik gücünü mutlaklaştırmak manasına gelir. Bu da birçok emeği anlamsızlaştırır. Hayır! Allah batıdan, batının fikrinden, siyasetinden, ekonomisinden daha büyüktür. Biz yaşadığımız tecrübelerden ciddi manada dersler çıkardık. Dünyanın dört bir yanında Müslüman alimler, akademisyenler bu konular üzerine kafa yordular. Bunun formülünü de bir şekilde ortaya çıkardılar. Buna İslam Birliği diyebiliriz. Birkaç koldan oluşan İslam Birliği. Dolayısıyla bence ütopik görünmüyor. Bu mümkün. Biz buna inanıyoruz.

EKONOMİK ENTEGRASYON HAYATİ ÖNEME SAHİP

Bugün ekonomi üzerine şekillenen bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyada var olmak istiyorsanız, ekonomik ilişkilerinizi çok güçlü tutmak zorundasınız. Avrupa Birliği dediğimiz, aslında tek bir devlet olan yapı, iç içe geçmiş bir ilişkiler yumağıdır. Tüm ulusların, tüm devletlerin ötekiyle menfaat ilişkisi kurduğu, hepsinin birbiriyle bağlantılı olduğu bir yapıdır. Birine zarar geldiği takdirde ötekinin de etkileneceği, dolayısıyla ona gelecek zararı önlemek adına herkesin kendini öne atacağı bir yapı. Bu İslam dünyasında çok daha kolay bir şekilde yapılabilir.

İslam dünyasında ekonominin başat unsurları olarak söyleyebileceğimiz bir sürü kaynak, hammadde ve insan gücü ziyadesiyle var hamd olsun. Bu anlamda ekonomik entegrasyona ağırlık vermek hayati öneme sahip. Yapılan anlaşmaların fazlalaştırılması lazım. İç içe geçmiş bir ekonomik bütünlük fikri etrafında ortak bir para birimi üzerinde çalışmak, kafa yormak lazım. Yıllarca merhum Erbakan Hoca’nın anlattığı gibi.

Bunun dışında, bu ekonomik yapıyı oluşturulacak bu marka değerini korumak, kollamak ve dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı tedbir almak amaçlı bir İslam Ortak Savunma Paktı oluşturulmalı. Bugün İslam dünyasının içinde bulunduğu sorunların çözümü de bu şekilde mümkün olabilir diye düşünüyorum. Batıyla kurduğu, yürüttüğü ilişkiden ayrılmayı, kopmayı isteyen her İslam ülkesinde bu manada ciddi bir talep var. Tabanda, tüm coğrafyalarda yaşayan Müslüman milletimiz bunu istiyor. Artık siyaset kurumunun, Müslüman milletinin içinde bulundukları ülkelerin yönetenlerinin bu mevzuya eğilmesi gerekiyor. Buna dair de ciddi bir yöneliş olduğunu görüyorum.

Bugün Suriye’de savaşan mücahitler de Tunus’ta devrimi yapan Müslümanlar da şeriat talebiyle yola çıktılar. Bunu, İslam ülkelerinin, batı ve onun ilişkilerinden ayrılmak istemesi adına çok önemli bir adım olarak görüyorum. Bu çok kıymetli bir şey.

 

MEDENİYETİN İHYASI İÇİN ZARURİ BİR İHTİYAÇ: ORTAK DİL

COĞRAFYAMIZDA GÖRÜLEN, BAŞTA IRK VE MEZHEP AYRILIĞINDAN KAYNAKLI PROBLEMLER, İSLAM MEDENİYETİNİN İHYASINA ENGEL MİDİR? BU PROBLEMLERİ NASIL AŞABİLİRİZ?

Bu problemleri az önce de ifade etmeye çalıştığım gibi ortak bir gelecek tasavvuru, kaynaklarımıza dönme noktasında ortak bir duyarlılık ve ortak bir dil oluşturarak aşabiliriz. Kaynağını bizzat Kur’an-ı Kerim’den ve sünnetten alan bir dil, bir müfredat oluşturarak aşabiliriz. Bu dilden kastım, sokağa kadar uzanabilecek, çayevinde oturan ihtiyarlarımızın da okul sıralarındaki gençlerin de esnafın da memurun da akademisyenin de konuşabileceği bir dil.

Sözünü ettiğiniz ırk ve mezhep sorumlarının yine sanal, suni problemler olduğunu düşünüyorum. Bu çok büyük gösterilemeye çalışılan esasında ise büyük olmayan bir problem. Evet, biz milliyetçilik diye bir belayla çok uğraştık, uğraşmaya da devam ediyoruz. Buna enerji harcamak zorunda kaldığımız zamanlar oldu ve oluyor, bu doğru. Böyle bir suni sınır var. Fakat bunun kalkmasına karşı çok ciddi bir mukavemet de var. Bunları görmemiz gerekiyor, bunlara eğilmemiz gerekiyor. Bütün İslam coğrafyasında aynı dertle dertlendiğimiz kardeşlerimizle bir araya gelerek ya da âlimlerin, akademisyenlerin ve yazarların zaman zaman yaptığı gibi bir araya gelerek, taassup ve tekfire karşı ortak bir müfredat oluşturmasıyla ve bütün eserlerin, bütün söylemlerin bu retorik üzerinden oluşturulmasıyla, bu ihya hareketi çok ciddi manada bir ivme kazanacak.

İnsanlar bildikleri dil kadar konuşurlar ve bildikleri dil kadar düşünebilirler. Bu dikkat çekmeye çalıştığımız o kadar önemli bir şeydir ki... 1917’de Lenin ihtilal yaptığı zaman, ilk yapılan şeylerden bir tanesi sözlüklerin değiştirilmesidir. O dönem, sözlüklerden ‘ben’ kelimesi çıkartılmıştır. Çünkü o kelime, o rejime aykırı bir kelimedir. Kominal bir rejim vardır, toplumsal hayat dayatılmıştır. Dolayısıyla da ‘ben’ yerine ‘biz’ kelimesi kullanılacak denmiştir. Bu da insanlara zerk edilmiştir. Adam çocuğunu severken “sizi çok seviyoruz” filan gibi tuhaf cümleler kurmak mecburiyetinde kalıyor. Yani insanların kelimeleri ellerinden alınmış. 1923’te Kemalist devrimler yapıldığı zaman, birçok kelime de bizim elimizden alındı. Ve yerlerine bir sürü şey ikame edildi. Bugün biz, onlar üzerinden konuşuyoruz, değerlendirmeler yapıyoruz.


MEDENİYETİN İHYASI GENÇLERİN OMUZLARINDADIR

İslam, bahsettiğimiz anlayış farklılıklarını bir zenginlik olarak kabul ediyor. Biz Avrupa değiliz, biz batı değiliz. Batı gibi bütün farklılıkları birer çatışma unsuru olarak telakki etmeyiz, edemeyiz. Bu farklılıkları birer zenginlik olarak gören yüz binlerce genç, dünyanın dört bir yanında yerlerinden fırlamış mücadele veriyor. Fikri mücadeleler, silahlı mücadeleler var. Küresel egemen güçlere karşı devrim hareketine girişen mücahitler var, Müslümanlar var. Dolayısıyla medeniyet ihyası zaten başlamış durumda. Ve bu medeniyet ihyası, bilhassa gençlerin omuzlarındadır. Özellikle entelektüel bir mücadelenin neticesinde hız kazanacak, ben bu hareketin hız kazanmaya başladığını görüyorum.

Gençlerin bilhassa burada, bu ağır yükü omuzlamaları, inisiyatif almaları çok önemli. Bu, tarihin akışını, tarihin yönünü değiştirecek kuvvette bir harekettir benim inancıma göre.


Müslüman millete mensup toplumlar arasında, hangi ülkede yaşarsa yaşasın bir ırk problemi yok, bir mezhep problemi de yok. Ben bunu kabul etmiyorum. Biz bugün İran’a gittiğimizde şunu görüyoruz; İran’lılara en sempatik gelenler, Türkiye’de yaşayan Müslümanlardır. İnanın İran halkı bu manada, Türkiye’ye gerçek bir muhabbet duyuyor. Ve burada bir takiyye yok, ben gittim ve samimiyetlerini gördüm. Ama yönetim düzeyinde elbette problemler var.  Uluslararası siyasette karşı karşıya geldiğimiz konular oluyor maalesef.

Müslüman’ın Müslüman’la uğraştığı, Allahuekber diyerek birbirlerini kestiği bir dünyada yaşıyoruz evet. Bunları görmezden gelecek değiliz. Fakat Allah’ın izniyle aklı selim hâkim olacak. Bu aklı selimin hâkim olması, entelektüel Müslüman gençlerin omuzlarında, kalemlerinde ve dillerindedir. Ben bunun geldiğine dair çok ciddi işaretler görüyorum. Dünyada çok ciddi çalışmaların olduğunu görüyorum. Bunun medeniyetin ihyası noktasında da zaten başlayan ve tamamlanması mukadder, hareketin neticesinde Müslümanların tarihin öznesi olabileceğini ve bu anlamda merkezi bir kuvvet olarak yeniden sahneye çıkabileceğini müjdeleyenlerden bir Müslüman olmak isterim.

BURADAN TÜRKİYE'YE GEÇMEK İSTİYORUM. İSLAM DÜNYASININ BAŞAT UNSURU OLAN TÜRKİYE’DE CİDDİ ÇALKANTILAR VAR BİLİYORSUNUZ. TÜRKİYE SİYASİ İRADE VE VESAYET ARASINDA BİR TERCİHE ZORLANIYOR. SİVİL BİR MÜDAHALE GİRİŞİMİ SÖZ KONUSU. ÖZELLİKLE OPERASYONLARIN YOLSUZLUKLARA DAİR BİRTAKIM İDDİALARIN VE BU İDDİALARIN YANINDA BÜROKRATİK VESAYETİN HEM SÜRDÜRÜLMESİ HEM DE BİR TARAFTAN TASFİYE EDİLMESİ HAMLELERİNİN OLDUĞU BİR TÜRKİYE’DEYİZ. BU SÜRECİ NASIL YORUMLARSINIZ?

Türkiye, İslam dünyasında lokomotif güç olarak varlığını sürdürüyor. Geçirdiği bu bir asra yakın olan tarihi tecrübenin sonunda, doğal olarak beklediğimiz refleksle önemli işler yapmaya çalışıyor. Zira bu olağan bir süreç. Çünkü hilafet bakiyesi bir ülkeyiz. Elbette kendi içerisinde problemleri var. Sözünü ettiğimiz dil problemi, retorik problemi, Türkiye için de geçerli. Ve Türkiye Kemalist ideolojinin pençesinden yeni yeni kurtulmaya çalışan bir ülke. Kendine ait iç meselelerini henüz çözmeye çalışan, bunları henüz aşan bir ülke görünümü veriyor. Buna mukabil, Türkiye aynı zamanda, az önce de bahsettiğimiz İslam medeniyetinin ihyası noktasında da merkez ve kilit bir rol üstlenmiş vaziyette. Bu anlamda bölgesel entegrasyonun gerçekleşmesi noktasında da önemli diplomatik açılımlar yaptığını görüyoruz.  Başarılıdır, başarısızdır bunlar ayrıca tartışılacak şeyler. Ancak böyle bir niyetin hasıl olduğunu net olarak görüyoruz.

Türkiye’nin bu son dönemde, az önce sözünü ettiğiniz operasyonlarla karşılaşmasının altında yatan en büyük neden Suriye meselesidir. Zira Suriye’de Türkiye Cumhuriyeti Devleti şu an fiili olarak oradaki muhalif grupları destekliyor. Ve bu muhalif gruplar skalada nerede olursa olsun hepsi şeriat talebiyle yola çıkmış insanlardan oluşuyor. Türkiye, laik bir ülke olarak, Suriye’deki haklı direnişe açık bir destek veriyor. Bu bana göre başından beri samimi bir şekilde yapılan bir destek. Orada bir diktatör var ve oradaki diktatöre karşı ciddi bir mukavemet var. Bu mukavemet de teşvik ediliyor. Uluslararası ilişkiler bağlamında, nihayetinde Türkiye bir NATO ülkesi olduğu için batıdan bağımsız hareket edemiyor idi. Ta ki son döneme kadar.

‘İslam'ın protestanlaştırılması’ fikri hakim kılınmaya çalışılıyor

Son süreçlerde ise bu anlamda inisiyatif alan bir Türkiye görüyoruz. İnisiyatif almaya çalıştıkça da, batının hedef tahtasına koyduğu bir ülke konumuna getirilmeye çalışılıyor. Siyasi irade inisiyatif almaya çalıştıkça işler kötüye gidiyor, kavga kızışıyor. Netice itibariyle de bugün karşı karşıya kaldığımız operasyonlar meydana geliyor. Batı Türkiye’deki uzantılarıyla bu tip operasyonlar yaparak, bilhassa siyaset kurumunu, yürütme organını tehdit ve hatta mümkünse tasfiye yolunu seçmiş durumda görünüyor. Buradaki en önemli unsurlardan bir tanesi Yusuf Kaplan’nın da Abdurrahman Arslan Hoca’nın da dikkat çektiği ‘Protestan İslam’ anlayışının hakim kılınma çabasıdır. Yani namazını kılan, orucunu tutan fakat sistemle hep barışık olan, küresel sistemi otorite kabul edilen, herhangi bir şekilde sorgulanmayan, bireyselleşmiş, modern bir ‘Protesten İslam’ anlayışı var.

Bu anlayışa mensup yönetici kadro, öteden beri küresel güçlerin her zaman desteğini almış, her zaman onlardan nemalanmış ve kendi varlıklarını onların varlıklarına armağan etmiş bir yapıdadır. Türkiye’nin Suriye ve diğer meselelerde batıyla ters düşmesinin yanında kendisine ait bir inisiyatif alma noktasındaki iradesi, batının bu operasyonu birileri eliyle gerçekleştirmesini, onlara zaruri kıldı. Türkiye’deki en önemli uzantıları da maalesef ‘yeşil kuşak’ projelerinden bugüne gelen, ‘Protestan İslam’ anlayışına mensup insanlar. Türkiye bugün bunun sancısını yaşıyor. Burada, başı ve sonu, örgütlenme şeması belli olmayan, kimin nerde nasıl bir hamle yapacağı belli olmayan –son zamanlarda iş ucu kendilerine dokununca, tabiri caizse kuyruklara basılınca vaveyla koparan- masonik bir yapılanma anlayışını karşımızda net olarak görüyoruz. Sadece biz değil tüm dünya artık buna şahitlik ediyor.

BÜYÜK BİR AHLAKSIZLIKLA KARŞI KARŞIYAYIZ

Nisa suresi 135. ayet bize bu konuyla alakalı en önemli işareti verir. ‘Adalet üzerine şahitlik edenlerden olun’ der. Evet mevcut iktidarın, uluslararası anlamda da, iç politika anlamında da bizim de eleştirdiğimiz bir çok yanı var. Liberal politikalar, dış politikadaki ciddi eksiklikler, artan konformizm yıllardır yaptığımız temel tenkitler. Buna mukabil, ortadaki gerçeklik ve şu an konuşulması gereken şeyler bunlar değil. Burada kendi çıkarları için Allah Rasulünü dahi menfaat sofralarına meze eden insanlardan bahsediyoruz. Böyle büyük bir ahlaksızlıkla karşı karşıyayız. Bugün burada konuşmamız gereken şey ümmetin göz bebeği Mavi Marmara'ya dahi dil uzatan arızalı zihinlerdir. 

Ben bu sorunun çözümünün de en kilit noktalarından bir tanesinin yeni bir anayasa olduğunu düşünüyorum. Hükümetin bir türlü tamamlayamadığı, üzerinde bir türlü uzlaşılamayan yeni Anayasa. Magrib Enstitü olarak biz 2011 yılında yayınladığımız ve TBMM resmi internet sitesinde de yayınlanan Anayasa Raporunda ‘Kur’an ilham alınsın’ dedik. Biz Medine Sözleşmesi’nin emsal alındığı, yeni bir anayasayla bu problemleri aşabileceğimizi öngörüyoruz. Bu yeni anayasaya da ruhunu bize ait olan şeylerin vereceğini ifade ettik. Bize ait olan şey İslam’a ait olan her şeydir.

Yeni anayasada devletin şekli ve niteliklerinden, gerekirse devletin ismine, yönetim biçimine kadar seküler olmayan, profan bir yaşam tarzını asla dayatmayan, İslam’ın öngördüğü hürriyet, adalet ve İslam Birliği eksenine dayalı yeni bir anayasanın oluşması şart. Bugün Türkiye bu noktayı aşmak için böyle bir girişimde bulunmak zorunda. Ve ben özellikle önümüzdeki birkaç senenin daha çok sancılı geçebileceğini tahmin ediyorum. Sonrasında Müslüman milletimizin de kendi duyarlılıklarını ön plana çıkararak önemli bir tercih yapacağını, böylelikle bu problemi de aşabileceğini düşünüyorum, ümit ediyorum bu yönde dua ediyorum.

ÇOK BEREKETLİ BİR MÜLAKAAT OLDU. TEŞEKKÜR EDERİM.

Ben teşekkür ederim..

Gençdoku, Mart 2014.

 


 


Etiketler İSLAM’IN - PROTESTANLAŞTIRILMASI - FİKRİ - HAKİM - KILINIYOR! -
FaceBook ta paylaş
15-06-2014 - 23:38
Özel Röportaj
0 Yorum
Haberi Yazdır
DİĞER HABERLER
Ahmet Özhan TYB İstanbul'da Muzaffer Ozak'ı Anlattı
Prof. Dr. Cevat Akşit TYB İstanbul'da Konuştu
Yeni Türkiye’nin Mefkûresi TYB İstanbul’da
Mustafa Ruhi Şirin: Modernite, çocukluğu üretir ve dönüştürür
TYB İstanbul Başkanı Bıyıklı: "İslam Dünyası Zor Günlerden Geçiyor"
SOSYOLOJİK DÜŞÜNCE ATLASI UFKUMUZU BULDURACAK
ÖYKÜCÜLER RÜYALARI HAKİKATİ İFADE ETMENİN BİR YOLU OLARAK KULLANIYOR
ŞEDDELİ ZENCİ ÖLÜM VAR HACİ İLE YÜZ YÜZE
İFTAR ÇADIRINA GEREK YOK!
İSLAM’IN PROTESTANLAŞTIRILMASI FİKRİ HAKİM KILINIYOR!
KEMALİST BİR ÜLKÜCÜLÜK TÜRETİLİYOR
BEN YAZMANIN DUA ETMEYE BENZEDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM
HAZ ÇAĞINDA ANCAK ORGANİK ÇOCUK YETİŞİR!
GÖNÜL KİMİ SEVER İSE SULTAN ODUR
ZİHİNSEL BİR HİCRETE İHTİYACIMIZ VAR
CENNETE GÖTÜREN MÜZİKLERİ SEVİYORUM
YUVALARDA YANAN CANLAR VAR
SULTAN ABDÜLAZİZ İYİ RESSAMDI
EDEBİYAT MEVSİMİNİ MAHMUT BIYIKLI İLE KONUŞTUK
TÜRKİYE'NİN GÜNDEMİNİ KİM BELİRLİYOR?
BATI HİKAYESİZ BİZ FİLİMSİZ
İŞTE BENİM ŞAİR VE YAZARIM : ESRA ERKEÇ
FOTOĞRAFI KONUŞTURMAK SANATTIR
DERDİNİ AŞKLA MAYALAMAK
 
Untitled Document
ÖZEL RÖPORTAJLAR
 
 
ÖZEL HABERLER
 
Mahmut Bıyıklı ile Kültür Dünyası Akit TV’de Başlıyor
TYB İstanbul Takamul Altanmiah Heyetini Ağırladı
Kemal Tekden TYB İstanbul’daydı
 
HABERKÜLTÜR TV
 
İbn Arabi
Türkiye Yazarlar Birliği'nde Ömer Lütfi METE
Balkan Savaşlarının 100. Yılında Büyük Göç 2
Balkan Savaşlarının 100. Yılında Büyük Göç
 
DERGİ
 
AY VAKTİ'NDE ŞEHRİN FEVERANI VAR!
 
KİTAP
 
OSMAN AYTEKİN’İN YENİ ÖYKÜ KİTABI ‘BULUŞMA’ ÇIKTI!
 
Untitled Document
Hayat Kültür Haber Kültür Şehir Kültür Özel Haber Özel Röportaj Medya Kitap Söyleşi Kültür Dergi Sinema Kültür Sosyal Medya Müzik Kültür Tarih Kültür Tv Kültür Gezi Kültür Radyo Kültür Sufi Kültür Soru Cevap Gazete Kültür
haberkultur.com - Tüm Hakları Saklıdır © 2012
İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Yayınlanamaz