Untitled Document
Anasayfa | Yazarlar | Foto Galeri | Video Galeri | Künye | Reklam | Sitene Ekle | İletişim
REKLAM İLETİŞİM KÜNYE
BİZİ TAKİP EDİN
Özel Röportaj BATI HİKAYESİZ BİZ FİLİMSİZ
 

BATI HİKAYESİZ BİZ FİLİMSİZ
BEKİR DEVELİ İLE HAYAT SADAKAT BİZİM KAHRAMANLARIMIZ ÜZERİNE...
Ekleme Tarihi : 06-11-2013 - 17:44

 

 

Röportaj: Mustafa Furkan

Genç Doku / Kasım 2013

 

Hayatı sanatı ve insanlık değerlerini kendi üslubu kendi tarzı ve samimiyetiyle birleştirerek bizlere mütevazı bir örnek olan Bekir Develi ile müslüma insanın gündemini onikiden nişanlayan özel bir söyleşi gerçekleştirdik. Biz söyleşi sırasında büyük keyif aldık. Umarız bu doyurucu oldurucu düşündürücü keyif okuyucularımıza da yansır.

 

Bu sayı “gündem” ile alakalı bir sayımız olacak. Herkesin bir gündemi var. Kendi gündemimizi sorguluyoruz. Fakat dilerseniz önce sizi, sizin dilinizden tanıyarak başlayalım. Kimdir Bekir Develi?

1975 yılında ben Almanya’da doğdum. Terzi bir babanın ve ev hanımı bir kadının çocuğu olarak dünyaya geldim. Yedi kardeşiz, ben altıncıyım. Almanya’da ilkokul üçüncü sınıfa kadar okudum. Sonrasında dördüncü sınıfa burada başladım. Buraya geldikten sonra ilkokulun sonunda babamı kaybettim. Sonrasında hem çalışarak hem de gömlek atölyelerinde ütücülük yaparak lise sonuna kadar öyle devam ettim. Liseden sonra Çukurova Üniversitesini kazandım. Bir yıl okudum ama sonrasında oradan ayrılmak zorunda kaldım. Samsun 19 Mayıs Üniversitesinde Almanca Öğretmenliği bölümüne girdim ve bitirdim. Evliyim, iki çocuğum var. Üniversite zamanında radyoculukla ilgilendim. Yazları Almanca ve İngilizce bildiğim için Antalya, Manavgat, Side gibi bölgelerde kuyum tezgahtarlığı yapıyordum. Hayatımın 6-7 yılını o işle geçirmiş oldum.

Müslümanların mizahla olan ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Müslümanların mizahla olan ilişkileri aslında çok kuvvetli de Müslümanlar bunu dillendirmeyi ayıp zannediyorlar gibi bir durum var. Bugün hangi ortama giderseniz gidin, bir hafızlık okuluna bile gitseniz aralarda mizah yapan ve sürekli birbirine fıkra anlatıp espri yapan birçok insan var. Ama bu sahnede yapılınca ya da televizyonda yapılırsa sanki uygun düşmezmiş gibi bir algı var. Halbuki arkadaş arasında yapılan bir şeyin sahnede ayıp görülmesi de makul değil. Ama alınganız da, “Bizden biri ortada mizah yapıyor” gibi bir durum olunca, din de herkesin ortak malı olunca farklı algılanıyor.

Türkiye’nin son on yıllık süreciyle ilgili mizahi bir çalışma yapılsa belki sorun olmaz ama dinî mizah ya da dinî içerikli mizah dediğiniz zaman herkesin söyleyecek bir şeyi var. Din umumun malıdır çünkü. Halbuki herkesin en son yorum yapması gereken hassas bir alandır. Böyle olunca televizyonda sohbet veren hocalara bile baktığımızda, bir espri yapacakları zaman bin bir özürle bunu yapmak zorunda kalıyorlar. “Şimdi tam da yeri gelmişken, yanlış anlaşılmasın…” diyerek söylemek zorunda kalıyorlar. Halbuki anlat fıkrayı da gülelim…

Efendimiz aleyhissalâtu vesselam da espri yapmıştır, latifeler yapmıştır. Elbette yapılan şeyin lâtife olması da önemlidir. Belki Müslümanları tedirgin eden de budur. Yapılan espri lâtif olacak, estetik olacak, kimseyi kırıp incitmeyecek. Ama sizin yaptığınız mizah birinin kelliği, kekemeliği, şişmanlığı, bedensel kusuruyla ilgiliyse, bu yaptığınız şey latif değildir zaten.

Sokrat’ın bir sözü vardır: “Mizah zekanın terlemesidir.” diyor. Mizah için efor sarfetmeniz gerekir. Hiç kimseyi kırmadan, incitmeden, hiçbir grubu ötekileştirmeden yapılmalıdır. Zaten bu yüzden de bizim cenahta bu işi yapan çok az adam vardır.

Birçok işi aynı anda hakkıyla yaptığınızı biliyoruz. Peki kendinizi nasıl yetiştirdiniz? Hangi kaynaklardan beslendiniz?

Ben iyi bir izleyici olduğumu düşünüyorum ve okuyorum. Ortalama zekası olan herkes bir işin nasıl yapılmasına dair asıl örnekleri bulduysa, üç aşağı beş yukarı örnekler varsa, nasipte de varsa, atla deve değil ki hiçbir iş… Biz elimize mikrofonu alıyoruz, çıkıyoruz ve mesela bir ülkeyi tanıtıyoruz.

Belki benim ekran elektriğim, samimi duruşum daha fazla tesirli olabilir. İnsanlar söylediklerime inanıyorlardır. Bu çok önemli. Ben somut bir inandırıcılığım olduğunu düşünüyorum ama Allah şahittir ki ben de inanmadığım hiçbir şeyi anlatmayı düşünmüyorum. Bir yemek kötüyse, bu gerçekten kötü bir yemekti diyorum. Belki bu yüzden iyi örnekleri izledim ve ekran önünde kendim inanmadığım hiçbir şeyi yapmamaya çalıştım.

Dolayısıyla beslenme kaynağınızın gözlem olduğunu söyleyebilir miyiz?

Gözledim, evet. Hikayelerini dinledim. Televizyoncu olmadığım için bunu nasıl formülize etmeliyim derdine düşmedim. Yani ben Anadoluluyum, gördüğümü olduğu gibi anlattım. Doğru ya da yanlış… Benim derdim, sadece edepsizlik olmasın ve değerlerimle ters düşmesindir. İyi sayılabilecek iş teklifleri aldım ama onlar bana uymazdı. Çünkü sizi izleyen ve radyodan buraya getiren insanların sizin üzerinizde hakkı var. O insanların hüsnü zannı da sizi yönlendiriyor zaten. Yani çıkıp abuk bir şey söylediğiniz zaman hemen sosyal medya üzerinden gün içerisinde tepkiler alabiliyorsunuz. İzleyiciden daha iyi bir kaynak da yok herhalde…

Birçok yere gidiyorsunuz, programlar yoğunluklu olarak yol üzerinde. Gittiğiniz yerlerde ne tür güzelliklerin birikiminize katkı sağladığını düşünüyorsunuz?

Mesela Çanakkale Savaşı’na dair herkes bir şeyler anlatır ve onlarca hikayeler dinlemişizdir. Ama Çanakkale’de hafif bir yağmur yağdığında Conk Bayırının kan koktuğunu sadece gideler bilirler. O kokuyu hâlâ alabilirsiniz. Gitmek ve görmek lazımdır.

Mesela İmam-ı Rabbani hazretlerinin türbesinden ben size altı saatlik belgesel yapayım ama oraya gidip de gördüğünüz zaman vücudunuz size diyor ki: “Evet burada Müceddid-i Elf-i Sânî var!” Buranın bir sahibi var ve bunu hissediyorsunuz. Ortam sizi kavramaya başlıyor. Gidip görmek daha kalıcıdır. Hele okuduğunuz yere gidip görmek daha da sarsıcı.

Bir söz duymuştum: Irak’ta bir öküzü baştan sona gezdirmişler. “Ne kadar çok karpuz kabuğu var burada!” demiş. O kafayla gezerseniz sadece onu görürsünüz. Ama niyetiniz farklı ise Allah da size ona göre görüntüler sunar. Acı çeken insanları görürsünüz, oranın kendine has tatlı nüanslarını görürsünüz.

Aslında çok çileli bir olaydır gezmek.Kimisi “Oh ne güzel geziyorsunuz!” demiyor mu mesela, alıp döve döve gezdiresim geliyor öylelerini! Gezmek hakikaten yorucudur ve gezdiğini aktarırken sınırlı bir zamanda bunu aktarıp sunmak zorundasınız. Verdiğiniz bilgiler doğru olmak zorunda çünkü bu devlet kanalında yayınlanacak.

İnsanların televizyonda ve televizyon dışında hayatları çok farklı olabiliyor. Medyada böylesi karmaşık bir dünya var. Bu karmaşıklık dünyasında sahici kalmayı nasıl başarıyorsunuz?

Ben özel bir çaba sarf etmiyorum, Allah şahittir. Şu anda sizinle bir şey konuşuyorum, televizyonda bunun bir fazlası olarak mesela Ramazan programlarımda gülümsüyorumdur, kelimeleri daha bastırarak konuşuyorumdur ama nazik olmaya çalışmıyorumdur. Ben totalde böyle bir adamım.

Televizyonda kendimi izlediğim zaman kendimi iğreti bulmamalıyım. Ama mağazadaki tezgahtar da evine gittiği zaman mağazadaki gibi konuşmaz. İşi gereği herkesin üzerinde bir gömleği vardır. Benim üzerimde de ona benzer bir gömlek var ama bunun üzerinde bir palto yok, sadece gömlek vardır…

Mizah da yapıyorsunuz ve inşaları da güldürüyorsunuz. Bunun hazırlıkları da gözlemlerinizle mi alakalıdır?

Gözlemleri kuvvetli insanlar, günlük hayatta gördükleri bir şeyi alır, cebine koyar ve gerektiğinde kullanabilirler. Ben günlük hayatta rastladığım enteresan şeylerin başlıklarını cep telefonuma not ederim. Mesela annemin terlikle olan ilişkisine dair bir gözlemim olmuştur, hemen “anne ve terlik” diye not almışımdır. Günler sonrasında bir oyun yazmaya koyulduğumda bunları karşıma alırım ve nelerin hikayeye dönüştüğünden yola çıkmaya çalışırım. Bunları kullanırım ama sahne televizyondan sahicidir. Bu nedenle ben sahneyi televizyondan daha da çok severim. Sahnede bir yanlış yapsanız yahut çok beğenilecek bir şey yapsanız, onu o anda insanların gözlerinin içinden hissedebiliyorsunuz. Benim istediğim ve hoşuma giden şey budur aslında.

Televizyonda sözü uzattığınız zaman insanlar kanalı çevirirler ve bilemezsiniz. Ama sahnede sözü uzattığınızda insanlar kafalarını çevirirler ve insanları sıktığınızı hemen anlayabilirsiniz. Millet dağılmaya başladı diye hemen toparlamanız gerekir. Daha güzeldir sahne ama daha da risklidir. İzleyici bunu izleyene kadar ben yurt dışına kaçmış olurum ama sahnede ters bir şey yapsanız orada yakalarlar…

Dünyayı geziyorsunuz ama böylesi yoğun performansınız içerisinde evinize de yeterince vakit ayırabiliyor musunuz?

Ayıramıyorum. Eşimin istediği kadar ayıramıyorum ama eşler zaten eşlerinin dizlerinin dibinde oturmasını isterler. Normal memurlardan da şikayet vardır, yorgun gelip çocuklarla ilgilenemiyorlar diye… Halı silkelesin, perde taksın, çöpü indirsin isterler. Bu mümkün değil, böyle bir eş var mı bilmiyorum da. Boş vakitlerimde çocuklarımı gezdiriyorum. Gidip gördüğüm enteresan yerleri çocuklarıma gezdiriyorum. Yeni bir yeri tecrübe etmeye gerek kalmadan gezdiğim bir yeri onlara gezdiriyorum.

Birçok yeri gezmenizle birlikte çok farklı anılarınız da vardır. Birçoğunu gördük belki ama Genç Doku okurları için de özel ve sizi etkileyen bir-iki anı alabilir miyiz?

Ülkemizin son zamanlarda gelişmişlik düzeyinden, yol yapımı gibi hususlardan memnuniyet duyuyoruz ama bazı şeyleri ıskalıyoruz da. Önceden bu otobanlar yokken, köy yollarından geçerdi arabalar. Orada çocuğun tuvaleti ya da farklı bir ihtiyaç için dururdun, çay ocağında çay içerdin, yollar bir şey öğretirdi. Ama artık yollar öğreticilik vasfını kaybettiler. Artık sadece gidişe odaklanıyorsun. Yol o vasfını kaybetmeye başladı.

Son zamanlarda gördüğüm bir delikanlının hikayesini anlatayım. 22 yaşında bir genç karşılamıştı bizi İsviçre’de. Uçak mühendisliği okuyor, iyi giyimli bir çocuk. Cep telefonlarımızı karıştırmışız, ikimizde de aynı renkte aynı telefondan var. Bir yerde oturduk, kahve içtik, sonrasında ben otele geçtiğimizde telefonu açarken fark ettim ki telefonlarımızı karıştırmışız. Ana sayfada bir uyarı ekranı çıktı ve bana tokat gibi gelen uyarı ekranında şu yazıyordu: “Unutma! 24.12.2003 – İkindi Namazı! 28.04.2005 – Yatsı Namazı!” Böyle notlar alınmış. Eda edilenleri çizmiş ve kaçırdıklarını çizmiş… Ben böyle bir şeye müthiş saygı duyarım. Bir insan namazı bu kadar ciddiye alırsa, namaz da ahirette onu o kadar ciddiye alır. Benim için bu, hakikaten ibretlik bir nottu. Ben 38 yaşındayım, hayatımda kaçırdığım hiçbir namazı not etmedim, not etmeye de değer görmemiştim… Ama birine verdiğin borç parayı not edersin, Allah affetsin…  Ama adam bunu not etmiş, ciddiye almış.

Asr-ı saadetten sizi etkileyen bir sahabe ya da kıssa aktarabilir misiniz?

Ben Hz.Ebubekir’i çok yakın hissederim kendime. İsminden değil, sadakatinden dolayı… Bir kıssa dinlemişimdir, belki kıssadır sadece ama beni çok teşvik etmiştir. Beni etkileyen bir kıssadır. Bizim Adanalıların “Onu kovuyorsan ben de burada durmam!” gibi bir dostluk anlayışları vardır. Öylesi bir tavır, samimi ve sadık bir tavırdır.

Efendimiz aleyhisselatu vesselam zamanında bir büyücü, iki hafta içerisinde her yeri su basacağını, yağmurlar yağacağını söylüyor. Kâbe’nin içinin suyla doldurulacağını söylüyor. Efendimizin sahabelerinden biri bunu aktarıyor ve Efendimiz gaybı Allah’tan başta hiç kimsenin bilemeyeceğini, büyücünün de yalan söylediğini söylüyor. On beş gün içerisinde bir yağmur geliyor ve Kâbe’nin içini de su basıyor. Tahıllar ziyan oluyor ve insanlar bunu Efendimiz’e söylüyor. Efendimiz de Kâbe’yi temizletiyor ve yüksek bir yere çıkıp herkese şunu söylüyor: “Bütün büyücüler yalancıdır!” Bu bir sadakat duruşudur. Velev bütün dünya, Efendimiz’in aleyhinde dönsün, bu bizim umurumuzda olmaz. Biz net durmalıyız.

Hz.Ebubekir’e gelelim…

Cebrail aleyhisselamın dilinden anlatılan bir kıssa vardır. Diyor ki, “Cenab-ı Allah Hz.Adem’i çamurdan yaratıp secde edilmesini emrettiğinde, ben de ufak bir emare ile Şeytan’a hak vermek istedim. Çünkü söyledikleri mantıksız değildi, çıkışı da akla/nefse hitap ediyordu. O öne atılıp da kendini feda ettiğinde benim de kalbimde ufak bir emare ile ona hak verme arzusu geldi. Öne doğru atılırken arkadan bir el tutup çekti beni. Eli gördüm, sahibini görmedim. Sonra 124.000 peygamberden hangisine gittiysem önce eline baktım ben. Ta ki Efendimiz aleyhissalatuvesselama kadar. Ama el onun da değildi. Ta ki Hz.Ebubekir’i görene kadar…”

Sıddıkiyet ve sadakat bu derecedir, “O dediyse doğrudur!” diyebilmektir.

Biz günümüzde mürşidimize, hocamıza, karımıza güvenemiyoruz. Bir güven sorunumuz var her şeyden önce… Bu bizim kendi içimizde ürettiğimiz bir paranoya değil, bizim güvenimiz çok istismar edildi. Bu ümmet çok kırıldı yani. Bu insanların üzerinden silindir gibi geçildi. Bizim yeniden güvenebilmeyi öğrenmemiz lazım. Sadakati öğrenmemiz gerekiyor. Dünyalığı elimizle itip Allah için birbirimizi sevebilmemiz gerekiyor.Yan safımızda bizle birlikte namaz kılan adamın cemaatiyle ilgilenmeden onu olduğu gibi sevmemiz gerekiyor. Biriyle yeni tanıştığımızda ilk merak ettiğimiz şey adamın mensubiyeti ise bizim bunu aşmamız gerekiyor. Yeniden Allah için birbirimizi sevebilmemiz gerekiyor.

Bu noktada Hz.Ebubekir’den öğreneceğimiz çok şey var…

Bunlardan ibret almak zorundayız. 22 yaşındaki bir gence ekranlardan erotizm pompalanıyorken, oradaymış gibi anlatılan, samimiyetsizce aktarılan evliya menkıbelerini değil, insana gerekli olan şeyleri anlatmak gerekiyor. Başın nasıl meshedildiğini ve ayakların nasıl hilallendiğini de değil, ne yapabileceğini anlatmak gerekiyor. Anlattığın şey 22 yaşındaki gence değsin… Tesir edecek ve ona Müslüman olarak nasıl yeniden varolabileceğini gösterebilecek şeyleri aktarmak gerekiyor.

Atpazarı’na gidip oradaki en son hali gördünüz mü? Orada oturanların çoğuna “Burada mescit nerede?” diye sorsanız, kalıbımı basarım ki bilmiyordur! Ben de bunu anlatmaya çalışıyorum.

Sosyal medyayı siz de çok etkin kullanıyorsunuz. Sizce sosyal medyanın gücü nedir, hayat orada mıdır?

Sıradan kullanıcı için sosyal medya neye tekabül eder bilmiyorum ama benim 70.000 takipçim var. Yazdığım bir şey çok hızlı dağılıp yayılıyor. Ben şöyle düşünüyorum: Benim tarafım bilinsin.

Sahnenin arkasında seccade serdiğinizi birinin görmesi, sizi sahnede izlemesinden daha etkilidir. Televizyonda gördüğümüz kahramanların da birileri için dua etmesi, dua istemesi, bence böyle şeyler olmalı. Sosyal medya da bu açıdan değerli olabilir belki.

Bir defasında sosyal medyada şöyle yazmıştım: “Dünyada sanatını kimler için icra ediyorsan, cenaze namazına onlar gelecek. Bir daha düşün istersen!” Ben Kur’an okuyan insanların benim arkamdan Kur’an okumalarını isterim. Çünkü öleceğiz ve bitecek hepsi…

Geçen bir ünlü cenazesi gördüm, kızı çıkıp şöyle dedi: “Babam ışık, ses ve renkler içinde yatsın!” Neredeyse “Babamı pavyona gömün, lunaparka gömün!” diyecek…

Bence “Cenab-ı Allah taksiratını affetsin, nur içinde yatırsın” diyecek ekran figürlerine ihtiyacımız var. Çocuklarına “Oğlum sen yönetmen olacaksın, kızım sen sanat yönetmeni ol.” diyecek annelere ihtiyacımız var. “Oğlum sen iyi bir dizi çek, Mus’ab bin Umeyr’i anlat bize…” diyecek annelere ihtiyacımız var.

Batı’da kahraman yok hikaye çok, bizde kahraman var film yok! Bir hikayemiz, kurgumuz yok ve biz aslında yokuz piyasada.

Gençlerin nasıl bir dil kullanmasını tavsiye edersiniz? Sosyal medyada herkes serbestçe yazabiliyor, kullanılması gereken dil nasıl olmalı?

Arada mizah da yapmalılar ama her şey yeni doğmuş gibi. Twitter de, fikirler de yeni doğmuş daha… Hayat bizi bezdirecek duruma gelmemeli elbette, mizah da olmalı… Kasmadan, fıtrata uygun şekilde yüzümüzü güldürmeliyiz.

Bazen bir mizah yazısı yazıyorum, hemen altına yorum geliyor: “Ramazan programı sunan adamın yazdığı şeye bak!” gibi… Şu açıklamayı yapıyorum ben de; ben bir alim değilim, hoca değilim. Beni olmadığım yere koyuyorsunuz önce, sonra öylesi yorumlar yazıyorsunuz…

Bana sırf Ramazan programı sundum diye o kadar çok soru geldi ki: “Hocam ayağımda mantar var, namaz kılamıyorum; hamileyim eğilemiyorum!” falan… Defalarca kez söyledim, ben bu soruların muhatabı değilim, kendimle ilgili ilmihal bilgilerini bilmiyorum henüz. Hocaya sorun, müftüye sorun öğrenin.

İzleyici adamı olmadığı yere koyuyor, sonra adam neden böyle değil diyerek yargılıyor. Benim öyle bir iddiam olmadı ki zaten…

Bediüzzaman, risalelerde çok güzel ifade ediyor: “Kamil manada liyakat kesbetmemiş birine fazla teveccüh etmek hem ona zulümdür hem de seninle beraber ona haksız yere teveccüh edenlere zulümdür.”Kasmadan, iyi bir şey yapıyorsa tebrik et, kötü bir şey yapıyorsa katılma. Ama bana “Hocam” dersen Abdülbaki hazretleri kimdir, Musa Topbaş Hocaefendi kimdir? Bunları da düşünmek gerekir.

Bence sosyal medyada nezih bir dil kullanılmalı, espri yapılacaksa da latif bir espri olmalı. Bir de kimseyi eleştirme, kendine bak, bu kadar basit…

Kendi ismiyle girmemek gibi ayrı bir sorun da var, “Katre-i Matem” diye isim giriyor ama ana avrat sövüyor, bu da yanlış… Bir önce adını yazıp kendine dürüst olmalı. Ben Twitter’da kendi adıyla girmeyenlere saygı duymuyorum, çok açık söylüyorum.

Hangi tür kitapları okursunuz, hangi tür müzikler dinlersiniz?

Aslında her türlü kitap okuyorum. Mesela son okuduğum kitap “Küçük Prens”ti. Ondan önce iki üç defa “Tutunamayanlar”ı okudum Oğuz Atay’ın… Sinema, televizyon, çekim tekniği, diyafram, açı gibi konularla ilgili kitaplar okuyorum. Cevdet Kılıç’ın “Bilgelik Hikayeleri”ni okuyorum son zamanlarda. Ne denk gelirse okuyorum. En son Ömer Tuğrul İnançer’in bütün kitaplarını okumaya niyet ettim mesela, onları okudum. Kur’an okumaya dikkat ederim, günde bir sayfa da olsa irtibatımı koparmıyorum.

Müzik olarak da her şey dinlerim. Enstrüman da çalarım. Sazdır, klarnettir, ritimdir çalarım. Şarkı sözü de yazarım ama ismimin kullanılmasına müsaade etmem. Orhan Gencebay da dinlerim, Iron Maiden da dinlerim. Klasik müziği de çok severim. Fazıl Say’ı da dinlerim ve müziğini çok da severim. Dünya görüşü benle uyuşmuyorsa çöpe atmam. Mercedes’e binmemek gerekir o zaman. Varsa Fazıl Say gibi piyano çalan bir Müslüman, onu dinleyeyim ama eğer yoksa Fazıl Say’ı dinlemeye devam edeyim…

Özetle klasik müzik de opera da rock da halk müziği de dinliyorum. Çaldığım enstrümanları da amatör olarak çalıyorum. Çok profesyonel değilim.

Çok teşekkür ediyoruz. Bizim için dolu dolu bir röportaj oldu.

Rica ederim, profesyonel enstrüman çalamam ama profesyonel bir riyakarım…


Etiketler BATI - HİKAYESİZ - BİZ - FİLİMSİZ -
FaceBook ta paylaş
06-11-2013 - 17:44
Özel Röportaj
0 Yorum
Haberi Yazdır
DİĞER HABERLER
Ahmet Özhan TYB İstanbul'da Muzaffer Ozak'ı Anlattı
Prof. Dr. Cevat Akşit TYB İstanbul'da Konuştu
Yeni Türkiye’nin Mefkûresi TYB İstanbul’da
Mustafa Ruhi Şirin: Modernite, çocukluğu üretir ve dönüştürür
TYB İstanbul Başkanı Bıyıklı: "İslam Dünyası Zor Günlerden Geçiyor"
SOSYOLOJİK DÜŞÜNCE ATLASI UFKUMUZU BULDURACAK
ÖYKÜCÜLER RÜYALARI HAKİKATİ İFADE ETMENİN BİR YOLU OLARAK KULLANIYOR
ŞEDDELİ ZENCİ ÖLÜM VAR HACİ İLE YÜZ YÜZE
İFTAR ÇADIRINA GEREK YOK!
İSLAM’IN PROTESTANLAŞTIRILMASI FİKRİ HAKİM KILINIYOR!
KEMALİST BİR ÜLKÜCÜLÜK TÜRETİLİYOR
BEN YAZMANIN DUA ETMEYE BENZEDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM
HAZ ÇAĞINDA ANCAK ORGANİK ÇOCUK YETİŞİR!
GÖNÜL KİMİ SEVER İSE SULTAN ODUR
ZİHİNSEL BİR HİCRETE İHTİYACIMIZ VAR
CENNETE GÖTÜREN MÜZİKLERİ SEVİYORUM
YUVALARDA YANAN CANLAR VAR
SULTAN ABDÜLAZİZ İYİ RESSAMDI
EDEBİYAT MEVSİMİNİ MAHMUT BIYIKLI İLE KONUŞTUK
TÜRKİYE'NİN GÜNDEMİNİ KİM BELİRLİYOR?
BATI HİKAYESİZ BİZ FİLİMSİZ
İŞTE BENİM ŞAİR VE YAZARIM : ESRA ERKEÇ
FOTOĞRAFI KONUŞTURMAK SANATTIR
DERDİNİ AŞKLA MAYALAMAK
 
Untitled Document
ÖZEL RÖPORTAJLAR
 
 
ÖZEL HABERLER
 
Mahmut Bıyıklı ile Kültür Dünyası Akit TV’de Başlıyor
TYB İstanbul Takamul Altanmiah Heyetini Ağırladı
Kemal Tekden TYB İstanbul’daydı
 
HABERKÜLTÜR TV
 
İbn Arabi
Türkiye Yazarlar Birliği'nde Ömer Lütfi METE
Balkan Savaşlarının 100. Yılında Büyük Göç 2
Balkan Savaşlarının 100. Yılında Büyük Göç
 
DERGİ
 
AY VAKTİ'NDE ŞEHRİN FEVERANI VAR!
 
KİTAP
 
OSMAN AYTEKİN’İN YENİ ÖYKÜ KİTABI ‘BULUŞMA’ ÇIKTI!
 
Untitled Document
Hayat Kültür Haber Kültür Şehir Kültür Özel Haber Özel Röportaj Medya Kitap Söyleşi Kültür Dergi Sinema Kültür Sosyal Medya Müzik Kültür Tarih Kültür Tv Kültür Gezi Kültür Radyo Kültür Sufi Kültür Soru Cevap Gazete Kültür
haberkultur.com - Tüm Hakları Saklıdır © 2012
İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Yayınlanamaz