Untitled Document
Anasayfa | Yazarlar | Foto Galeri | Video Galeri | Künye | Reklam | Sitene Ekle | İletişim
REKLAM İLETİŞİM KÜNYE
BİZİ TAKİP EDİN
Kitap CENGİZ DAĞCI ONLAR DA İNSANDI ÜZERİNE
 

CENGİZ DAĞCI ONLAR DA İNSANDI ÜZERİNE
Cengiz Dağcı okuyorken her yahım Kırım bugün...
Ekleme Tarihi : 18-07-2013 - 01:15

 

 

Karadeniz...hep öfkeli, hep hırçın...
Kıtalar arasındaki varlığıyla hep ummanları düşleyip düşlerinin ardı sıra dar boğazlarda, delicesine akamamanın sıkıntıları mı besler ki dalgalarını?
 
Slavların panislavist politikalarına öykündü herhalde. İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını ele geçirip açık denizlere ulaşmayı düşlerdi belki de. Belki de Karadeniz'den onlar çaldılar bu fikri. Ah Karadeniz...sana hiç yerin kulağı vardır demediler mi? Niye karpuz kabuğu düşürdün eşeğin aklına şimdi? Belki de atamadı içinden sıkıntılarını da bir of çekti, yıkılmayınca dağlar küstü de, Hakkı bulmak için hicreti sünnet bildi Akdeniz'e. Bir dosta koşar gibi, koşup da bohçasını ortalara saçar gibi, en çok da adı ak olana halini bir arznameyle sunar gibi...
 
Çocukluğumun hafta sonlarında ailece trenle bir kıyısında biraz serinleyebilmek adına ulaştığımız, karşı kıyılarda kim, ne var bilmeden sularında şenlendiğimiz, hiç beklemediğimiz anlarda kıyıları dövercesine yükselen dalgalarıyla, çocuk gülüşlerimiz arasında, çığlıklar atarak kaçıştığımız, derdi olsa da derdiyle bile bize kucak açan deniz.
 
Git git bitmez sığlıkları olmadı hiç Karadeniz'in, birden derinleşiverirdi hayat onun kollarında, iki yüz metrenin altında balıkları bile tutmadı içinde, onlar bile dayanamadı derinliklerine. Biz gül derdik o ağlardı çoğu zaman, mütemadiyen bulutlu, yağmurluydu ya havası bilemezdik ki melekler hep orada mı ağlardı.
 
Derlerdi ki biz çocukken kötü rüyalar görüldüğünde suya anlatılmalı ki gerçekleşmesin ve akıp gitsin suyla beraber. O yüzdendir ki Yunan'ı İzmir'den denize döker gibi en çok Karadeniz'e dökerdik içimizi.
 
Meğer sadece biz değilmişiz  Karadeniz'in derdi. Karşı kıyılar her günün sabahında kabuslar ve karabasanlarla gelirmiş de bitmezmiş onun sularının ağrılı günleri.
 
Şimdi o karşı kıyılarda yaşanan kabus dolu günleri anlatan bir roman var elimde. Karadeniz ortaklığı mı, din kardeşliği mi, etnik kimlik ve kültürel bağlar mı, benzer coğrafyaların insanı olmak mı yahut da hepsi Cengiz Dağcı'yı 'benim insanım' yapan tanışıklık hissi. Öyle bir tevafuk ki kitabın elime geçişi, durduk yerde, öylece gelip bırakılıverdi ellerimin arasına karşı komşunun hikayesi. Yüreğim...'Oku!' dedi.
 
Roman, Kırım'ın Kızıltaş köyü ve civarında geçiyor. Karakterleri o kadar tanıdık o kadar bizden ki hani bilmesem de şöyle bir karıştırıversem kitabı, Anadolu'yu anlatıyor diyeceğim. Bekir, Enver, Ayşe, Remzi, Selim ve daha niceleri...
 
Yasin'ler okunuyor evlerde, ekmek ele alınıp üç defa dudaktan alna götürülüyor ve kutsallığıyla yüceltiliyor yeminler, Ayşe'nin dilindeki çoban türküleri bir gizli sevdanın dile geliş biçimi, yerli kültürle beslenip yoğrulmayan tüm sözcükler öz dilinden kopup güzel dilimizin eleğinden geçirilip kabulleniliyor mahallelerde. Otomobil  aftanabil oluyor, Karl Marks  Kala Mala, komünizm komolizma. Sözcükleri bu şekilde dönüştürüp hazmedebiliyorken insanım, hiç bilmediği yabancı uyruklu komolizmaya kurban olurken ne olduğunu anlamadan yenik düşüyor öz yurdunda.
 
Komünizm nice anlasın toprağın insanının dilinden, sevmeyi nereden bilsin kendini adarcasına...Bekir'in tarlasından kopamayışını, ayrılmaktansa ölmeyi tercih edişini... Onun eşitlik algısı emeğin göz ardı edilmesinden, alın terinin hiçe sayılmasından başka nedir ki? Baba ocağı gibi bir kutsalı var mıdır komünizmin? Ne kadar 'insan' yetiştirir ve kaç maddede kurar hayatın denklemini? Hangi matematik hesabıyla ölçülebilirmiş emekler?
 
Olaylar, Bekir'in yaşadığı Kızıltaş köyüne iki Rus'un gelmesiyle başlıyor. Bilseydi Bekir başına gelecekleri öyle gönülden kabul edebilir miydi bu iki yabancıyı? Tarlasındaki ayrık otları gibi savurup atmaz mıydı bir tarafa? Der miydi ki '...Ama ne sebepten bu hale düşmüş olurlarsa olsunlar, yine de insandılar ve insanı insanlıkla karşılamak gerekirdi.' diye? Ya da evini, ocağını açar mıydı böylesine? Seyd Ali'nin 'Gavur memleketinden gelen ağaç, kök tutmaz Müslüman toprağında...' sözünü yabana atar mıydı? Acıyıp, yazıklanıp 'Vah biçareler, ben zengin değilim ama varımı yoğumu veririm size! Vallahi veririm.' der miydi? Ayşe'sine göz dikileceğini, damadının öldürüleceğini, torununun ata yadigarı topraklarda büyüyemeyeceğini bilseydi...
 
Ne o bilebildi ne de diğerleri... Hepimiz gibiydiler işte. Baba ocağının huzurunu, bereketini, aidiyetini bilirlerdi. Evin, ocağın, ailenin, toprağın kutsallığını, uğrunda ölümün göze alınabileceğini bilirlerdi.
 
Bekir'in toprağına söylediği şu son sözler anlatıyor bize toprak insanının sevdasını, sevdiği için emek harcayışını, emek harcadıkça sevişini:

"Söyle toprağım bana, neden seni bırakıp gideyim? Sen bu benim toprağım değil misin? Benim atalarım burda doğdu, burda büyüdü, burda yaşadı, burda öldü toprağım! Sen kıraçtın toprağım, seni benim atalarım temizledi, ben temizledim. Ellerime bak, kuru çatlak ellerime! Ben senin taşını, çalını çırpını temizledim, seni cennet gibi güzel yaptım. Şikayet etmedim, şikayet mi? Seni temizlerken ne kadar yoruldumsa o kadar sevindim toprağım. Üzüm kütüklerini, tütünlerini kendi ellerimle diktim, çok kere Tanrı'ya su diye dua ederken seni göz yaşlarımla suladım toprağım. Senin üzümlerin benim için cennet incileridir, tütünlerin altın parçalarıdır. Ben bu dünyada başka hiçbir şey istemiyorum, yalnız seni...seni, toprağım! Yüzyıllardır atalarım sana benim dilimle söyledi, sen benim dilimi dinledin. Sana senelerden beri derdimi döktüm. Ben sonumu burada bekleyeceğim. Seninle yaşamak, seninle ağlamak, seninle gülmek benim dünyada tek muradımdır. Atma beni toprağım! Bil ki bu kalp sensiz hiçtir, boştur, karanlıktır..."
 
Köydeki yaşlı bir amcanın dilinden:
'De ki bizim topraklar yurt parçasıdır; toprak bizim değil ulusundur. Eh, ulus toprağını nasıl veririz? Söyle bana, nasıl veririz? İnsan her şeyini verir, ama canını nasıl verir, söyle bana!...Kolhoz demek toprağı hökümete ver demektir! Nasıl veririz, söyle bana! Toprak bizim değil, ulusundur; toprak elden gitti, can gitti...'    
 
Tarih kitapları 'Kırımlı Tatarların 1945'te Orta Asya ve Sibirya'ya sürüldüklerini,1967'de yasal olarak itibarları geri iade edildiyse de topraklarına dönme izni verilmediğini, 1980'lerin sonlarında Tatarların Kırım'a dönmek için yaptıkları gösterilerin sorunu dünya kamuoyunda yeniden gündeme getirdiğini' yazıyor.
 
Ya anlatılmayanlar, hiç söylenmeyen, dile gelmeyenler...Ev yok, ocak yok, aş yok...nerelere gitti bu insanlar? Nasıl yaşadılar? Hangi ağacın gölgesinde can verdi Ayşeler, hangi kayanın dibinde yıkıldı kaldı Enverler, ya onca çocuk ve yaşlılar hangi hastalığın pençesine düştüler de sıcak bir ocağın ateşinin başında oturmak varken, bir tas çorbayı kaşıklamak varken yitip gittiler...Bir gün anlayamadıkları bir dilde uyandılar ve denildi ki onlara 'Hükümet her şeye el koydu, çıkıp gidin burdan.' Hangi vicdan sahipleri böyle bir adaletsizliğin savunmasını yapabilir ki ilahi mahkemelerde? Kanla, ölümle, acıyla yazılmış bir yazının harflerini hangi silgiyle silmek mümkündür?   
 
Son sözü sürgünün acılarını derinden yaşayan bir halkın usta kalemine bırakmak gerekir belki de...Cengiz Dağcı şöyle söylüyor romanın sonunda:
"Evet, onlar da insandır! Pavlenko'lar, İvan'lar, Kostyük'ler, Vasil Dimitroviç'ler, Stepan'lar, belki bunu gülünç görecekler; ama nasıl görürlerse görsünler, ben eserimi tekrar sakin bir dua ile bitirmek istiyorum. Romanımı kapatırken: 'Tanrım!' diyorum, 'Onlar da insan! Acı onlara! Kendileri gibi başkalarının da insan olduklarına inandır onları!' Ötekiler, o hayvan gibi sürülüp götürülenler...Onlar da insandı!"

 

Özgül Çağlayan

wwwHaberKültür.Net


Etiketler CENGİZ - DAĞCI - ONLAR - DA - İNSANDI - ÜZERİNE -
FaceBook ta paylaş
18-07-2013 - 01:15
Kitap
0 Yorum
Haberi Yazdır
DİĞER HABERLER
OSMAN AYTEKİN’İN YENİ ÖYKÜ KİTABI ‘BULUŞMA’ ÇIKTI!
UMUT POSTASI OKUNMAYA HAZIR
AŞKIN KANATLARI BİR ADEM İLE HAVVA HİKAYESİ
HİKAYELERLE KARAKTER EĞİTİMİ MÜMKÜN MÜ?
MİMOZA SÜRGÜNÜ TESELLİ EDEN KİTAP
BİR ÇİFT YÜREK'İN BİZDE ALASI VAR
KİTABA DAVRANMA ZAMANI
ABDÜLHAMİT'İ GERİCİLER DEVİRDİ
OSMAN AYTEKİN'DEN YENİ ROMAN
CUMHURİYET TARİHİ YENİDEN YAZILIYOR
ENDERUNLU VASIF’I NASIL BİLİRDİNİZ?
HACEGAN SULTANLARI YOLUMUZU AYDINLATIYOR
BİR DÜŞ SONRASI SESSİZLİK
YUSUF ASAL'IN ÇILGIN MUCİTLERİ
FİLİSTİN HAKKINDA YANILGILAR
ARKADAŞIM CAMİ ÇOCUKLARIN ÖZEL DOSTU!
SEDAT SEVER'İN ÇOCUK VE EDEBİYAT'I ÜZERİNE
YENİ BİR YAZAR YENİ BİR KİTAP
YAZARLAR HADİSLERİ YORUMLUYOR
EBABİL BİR BAYRAM SEVİNCİDİR
CENGİZ DAĞCI ONLAR DA İNSANDI ÜZERİNE
ERCAN KÖKSAL’IN İKİNCİ ÖYKÜ KİTABI “TERKEDİLEN ÖLܔ KÜN YAYINLARI ARASINDAN ÇIKTI.
DÜNYA TELAŞINA ŞAİRCE BİR BAKIŞ
ÇIRPINIP İÇİNDE DÖNDÜĞÜM DENİZ
 
Untitled Document
ÖZEL RÖPORTAJLAR
 
 
ÖZEL HABERLER
 
Mahmut Bıyıklı ile Kültür Dünyası Akit TV’de Başlıyor
TYB İstanbul Takamul Altanmiah Heyetini Ağırladı
Kemal Tekden TYB İstanbul’daydı
 
HABERKÜLTÜR TV
 
İbn Arabi
Türkiye Yazarlar Birliği'nde Ömer Lütfi METE
Balkan Savaşlarının 100. Yılında Büyük Göç 2
Balkan Savaşlarının 100. Yılında Büyük Göç
 
DERGİ
 
AY VAKTİ'NDE ŞEHRİN FEVERANI VAR!
 
KİTAP
 
OSMAN AYTEKİN’İN YENİ ÖYKÜ KİTABI ‘BULUŞMA’ ÇIKTI!
 
Untitled Document
Hayat Kültür Haber Kültür Şehir Kültür Özel Haber Özel Röportaj Medya Kitap Söyleşi Kültür Dergi Sinema Kültür Sosyal Medya Müzik Kültür Tarih Kültür Tv Kültür Gezi Kültür Radyo Kültür Sufi Kültür Soru Cevap Gazete Kültür
haberkultur.com - Tüm Hakları Saklıdır © 2012
İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Yayınlanamaz