Untitled Document
Anasayfa | Yazarlar | Foto Galeri | Video Galeri | Künye | Reklam | Sitene Ekle | İletişim
REKLAM İLETİŞİM KÜNYE
BİZİ TAKİP EDİN
Söyleşi Kültür Sultanlar Aşkına bir müzisyen
 

Sultanlar Aşkına bir müzisyen
Gayrı Resmi Hürrem adlı bir oyunun müziklerini yaptığım zaman hiç bilmediğim, tanımadığım bir Osmanlı dünyasıyla karşılaştım…
Ekleme Tarihi : 20101210210011 -
Büyüleyici müzikleriyle ruhları okşayan, Osmanlı’yı anlatan üçleme albümleriyle büyük beğeni toplayan müzisyen Can Atilla geçtiğimiz aylarda Vergi Portalı’nın konuğu olmuş Can Atilla müzik serüvenini ve yeni projelerini Vergi Portalı’na anlatmış…
1980 yılında Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuarı keman bölümüne girdiniz ve 1990 yılında yüksek lisans diplomasıyla mezun olduktan sonra tiyatro müzikleri, dizi müzikleri, sinema film müzikleri, belgesel müzikleri ve albüm çalışmalarınız oldu. Tüm bunların yanı sıra canlı televizyon programları, özel radyolar için cıngıllar yaparak bir çok dalda başarılara imza atmış, aynı zamanda ödüllü bir sanatçısınız. Bize biraz sanat serüveninizden bahseder misiniz? Öncelikle müzik sizin hayatınıza nasıl girdi?
Müzik benim için 5 harften oluşan çok sihirli bir kelime esasında. Her zaman için benim hayatımda müzik vardı. İlkokul çağlarımı hatırlıyorum, o zaman da normal insanların hissettiğinden farklı şeyler hissederdim özellikle klasik müzik dinlediğimde. Sonra 1980 yılında Ankara Devlet konservatuarı keman bölümüne girdim. Orada gerçekten dünya müziği hakkında çok ciddi bir fikrim oluştu. Moskova’da, Rusya’da, Helsinki’de Finlandiya’da özel müzik dersleri aldım. Özellikle dersler aldım müzikle ilgili. Müzik sanatının dünyada ne kadar farklı algılandığı konusunda ciddi fikirler elde ettim öğrencilik zamanlarımda. Sonra kendi müziğimin peşine düştüm. Bu müziği arayıp bulmak hakikaten yıllarca süren bir çabanın sonucu oluyor.
Size bir yol gösteren oldu mu yoksa siz birebir kendiniz mi müzikle bu kadar bütünleşebildiniz.
Okulda herhangi bir öğrenciyken kendi müziğimi yapmak ve bu müziği insanlara ulaştırmak gibi bir içgüdüm vardı benim. Bu benim için çok önemliydi her zaman için. Bunun böyle olması gerektiğini hissetmiştim 10’lu yaşlardayken bile. Böyle olması gerekiyordu ve böyle oldu. Bu bilinçli bir tercih değildi, bu bir içgüdü. Bir daha dünyaya gelseydim tekrar müzisyen olmak isterdim.
Bir filme, belgesele, diziye bir tiyatro oyununa müzik yapmak nasıl bir duygu? Hangi duygularla besliyorsunuz bu müziği?
Filmler ve diziler için müzik yapmakla tiyatro için müzik yapmak çok farklı şeyler. Çünkü benim müziğimin dili evrenseldir. Yani Türkiye’de evrensel bir müzik diliyle bir sinemaya müzik yapamazsınız.. Ama bir Shakespeare oyununa yapabilirsiniz. Windsor’un Şen Kadınları”na ve bir Kafka oyununa yapabilirsiniz. Bir Steinback’e yapabilirsiniz. Böyle olduğu zaman da sizin her zaman için müzikal olarak gelmek istediğiniz, hedeflediğiniz müzikal birikim böyle bir oyunda ortaya çıkar ve oyuna gerçekten gizli bir kahramanmış gibi, farklı bir başrol oyuncusuymuş gibi katılmasını isterim. Bir de benim yaptığım sahne müziklerinde diğer tiyatrocu arkadaşlarımın söylediği ve beni çok mutlu eden bir şey var. Müzik tiyatroda oyuncuya oyununa başlamadan önce yol göstermeli ve onu belirli bir atmosferin içine sokmalı diye düşünüyorum. Yani tiyatroda bir sahne müziği yaptığınız zaman insanların ona ne kadar güzel müzik demesi bir yere kadar beni mutlu eder. Esasında benim müzikteki kriterim ve standardım, arkadaşlarım olan, provalar boyunca da tanıştığımız, bir çok şeyi paylaştığımız çok iyi tiyatro sanatçıları var, onlara müziğimin yol göstermesi, müziğimin belirli bir şekilde onların rolüne bir tamamlayıcı unsur olarak yaşamasıdır.
Her sanatçının farklı bir ruh haliyle müzik yapışı vardır. Farklı mekanlarda, farklı şekillerde. Can Atilla müziği nasıl bir süreçten geçer oluşurken?
Bu o kadar derin bir konu ki. Bana her zaman sorarlar. Bu kadar farklı müzikler yapıyorsun ve bunlar birbirine benzemiyor. Aynı kalemden çıkmış kitaplar gibiler ama hepsinin konusu başka. İçeriği başka. Bu tarifi çok zor bir şey. Bence burada müziğin nasıl yapıldığını değil, müziği nasıl yaptıran gücün ne olduğu üzerinde kafa yormak lazım. Yani müzik yapmak bir kere doğa üstü bir şeydir. Kesinlikle metafizik bir şeydir müzik yapmak. Bu müziği yaptığınız aşamada kendinizi gözlemlersiniz, bir müziği, bir fikri, bir ruh halini, bir oluşumu, müziği hangi enstrümanlarıyla ve hangi melodik yapılarıyla insanlara hissettirebilirsiniz, bu çok önemlidir bence. ve kendinizi takip ettiğinizde de hakikaten ortaya böyle ilahi bir şey çıkar. Çünkü müzik yapmak ilahi bir şeydir. Olmayan frekansları siz birleştirirsiniz ve ortaya başka bir şey çıkar. Hiç kimsenin duymadığı, hiç kimsenin yaşamadığı, ancak bir çok insanın kelimelerle tarif etmeye çalıştığı şeyleri siz kelimelerin ötesinde hissetmek istersiniz ve hissettirmek istersiniz.
Olmayan bir şey yaratmak, icat edilmeyeni icat etmek gibi bir şey aslında.
Yok, olmayan bir şey değil belki ama sonuçta ruh atmosferleri yaratıyorum ben. Albümlerimde de öyle. Yani mesela Cariyeler ve Geceler Türkiye’de piyasaya çıktığı zaman bundan 3 yıl önce o kadar farklı emailler geldi ki. Harem konusunu işlemiştim ben. Harem konusu Türkiye’de her zaman için eğlence sektörünün bir yan kolu gibi görünmüştür. Her zaman için haremde insanların nasıl eğlendiği anlatılmıştır. Halbuki haremdeki insanların, 10’lu yaşlardaki birbirlerinin dilini, dinini, örf ve adetlerini bilmeyen ve hayatı boyunca dışarı çıkma şansları olmayan gepegenç insanların oradaki yaşam mücadelesi hemen hemen hiç bahsedilmez. Bence çok dramatik bir oluşumdur harem olayı. ve ben bu dramatik atmosferini anlatmıştım. Aynı zamanda 1453 İstanbul’un fethini yaptığım zaman Sultanlar Aşkına albümünde de aynı çizgiyi devam ettirmiştim. Başka atmosferleri, yaşanmış olan şeyleri insanlara sanat yoluyla ve sanatın ayrıcalığıyla sunmak istiyorum.
Bir çok kulvarda başarılarınız var ve altına imza attığınız işlere baktığımızda sürekli bir üretkenlik görüyoruz. Hatta bir röportajınızda sizin popülariteye karşı verdiğiniz bir cevap vardı. Bir şey üretip onun pazarlaması için harcayacağınız vakitle belki de üç şey üretebilirsiniz. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
Müzik yapmak ve müzik üretmek Türkiye’de müzik yapan insanlar için farklı sorumluluklar gerektirir. Çünkü Türkiye’de müziğinizle imzanız Avrupa ülkelerinden daha farklı standartlarda kabul görür. Bir fikrin üzerinde hayatı boyunca üç dakikalık bir şarkıyla veya bir şarkı sözüyle ünlü olmuş çok kişi görebilirsiniz televizyonlarda. Hatta şu gün şu saatlerde herhangi bir televizyon kanalını açtığınız zaman gördüğünüz standartlar buna benzer standartlardır. Ama gerçekte Avrupa’da bu böyle değildir. Dünyada böyle değildir. Gelişmiş ülkelerde sanatın, müzisyenliğin, tiyatroculuğun, özellikle ressamlığın birikimleri o insana toplumun saygı duymasını ve kabul görmesini sağlar. Bu çok önemli bir şey. Çünkü o süreç eşittir samimiyet demektir. Yani bir olay üzerinde kendi samimiyetiniz o olayın sizin hayatınızı nasıl yönlendirdiğinin göstergesi zamandır. ve bu zamanı doğru kullanmak durumundasınız. Türkiye’de böyle bir zamana çok fazla ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum ben. Çünkü alışılagelmiş şeyler medya tarafından fikslenmiş standartlardan bahsediyoruz. Bu standartlar da yıllarca uğraşmanıza gerek kalacak standartlar değil ne yazık ki. Böyle olduğu zaman da ciddi bir sanat kriterleri arasında bir uçurum yaratılır. Bu ortamın içine girmeyi asla istemedim. Çünkü gerçek bir sanatçı, gerçek bir müzisyen için önemli olan kendi hayatı değildir. Kendi hayatından sonraki zaman içinde anılmasıdır.
Cariyeler ve Geceler ile başlayan, Sultanlar Aşkına ile devam eden Aşk-ı Hürrem ile tamamlanan Osmanlı tarihi konulu üçleme sizin müzik hayatınızda da farklı bir dönüm noktası oluşturuyor mu?
1990 dan 2003’e kadar yaklaşık 12-13 sene tamamen müziğimi yurtdışı kulvarında hazırladım ve grup Unlimited adlı bir Hollanda firmasıyla İngiltere’de Midas Touch Records adlı bir company ile ve yine Hollanda da Vobeser adlı bir müzisyenin kendi Eat Records adında bir company ile bir çok albüm yayınladım, 8 tane bu yıllar içerisinde. ve albümlerimin Rusya’da, Yunanistan’da, Bulgaristan’da kopyaları yayınlandı Rusça olarak. Şimdi Türkiye’de ben bu müzikleri yaptığım zaman ilk 1992 yılında Bilinçaltı adlı bir albüm yayınlamıştım. Bilinçaltı’nı yaptığım zaman gazetelerde, dergilerde Türkiye’nin 250 yıl sonrasının müziği diye bahsettiler. Şimdi bu insanı hem mutlu eden ama bardağın boş tarafına baktığımız zaman da üzen bir fikir. Çünkü gerçekten Türkiye’nin 250 yıl sonraki müziğini yaptığınızı insanlara hissettirdiyseniz çok fazla bir seçeneğiniz yok. Ya bu 250 yılı geri çekmeye çalışırsınız, ya da başka ülkelerde 250 yıl sonraki Türkiye için 250 yıl sonrasının müziğini yapmaya Avrupa’da devam edersiniz. Bu 10 sene sonra bir takım şeylerin, kulakların benim müziğime hazır olduğunu hissetmeye başladım. ve müziğimin insanlara ulaşmasıyla ilgili, müzik çünkü sadece dinlenip geçirilebilecek bir şey olmamalı bence. Hayatınızın bir parçası olmalı ve siz o müziğin bir parçası olmalısınız ve bu müzik de size bir yol göstermeli, kapıda bir ışık gibi olmalı. Sizi çağırmalı ve içine almak ister. Eğer sanat faktörleri varsa müziğin içinde. ve demin Cariyeler Geceler albümünü yapmaya karar verdim. Çünkü Gayrı Resmi Hürrem adlı bir oyunun müziklerini yaptığım zaman hiç bilmediğim, tanımadığım bir Osmanlı dünyasıyla karşılaştım ve bu gerçekten sanatla birleştirilebilecek kadar estetik öğeler içeriyordu.
Tarihe o zaman mı meraklandınız. Başlangıcı mıdır?
Evet. Yani hayatımın 5 yılını Osmanlı’yı müzikle, Türkiye’de insanlarla paylaşabilmek adına karar verişimin nedeni, Gayrı Resmi Hürrem oyununa yaptığım müziktir. Çok ilginçtir ki bu müzik Afife Jale tiyatro ödülü ve bir çok başka ödülleri almama sebep olan bir çalışma oldu. ve istedim ki unuttuğumuz bir takım şeyleri, bizim için standart olan ama yurtdışından İstanbul’a gelen bir turistin daha oteline inip bavulunu koyar koymaz gidip görmek için sabırsızlandığı böyle bir içgüdüyle İstanbul’a geldiği yerleri, mekanları, hikayeleri, Türk insanına yeniden hatırlatayım istedim.
Ama tarihle müziği birleştirmek o kadar kolay olmamalı değil mi?
Tarih özel bir şeydir. Tarih hakikaten sizin duygularınızı ve düşüncelerinizi ileriye ve geriye dönük etkileyebilme gücüne sahiptir. ve gerçekte yaşadığımız zamanın gerisindeki şeyleri bilmek bizim bu dünyada varlığımızın ne ifade ettiğini tahmin etmemize yol açar. Roma imparatorluğundan sonra dünya tarihindeki en büyük imparatorluğun evlatlarıyız, torunlarıyız, kim ne kadar reddederse etsin. Yani 700 yıla yakın bir zaman periyodunda yıkılmadan ayakta kalmış bir Osmanlı imparatorluğu var. ve bu konum bizi dünyaya çok yaklaştıran bir şey. Gerçi hediyelik eşya gibi algılanabilen bir şey. Ama derinliğine indiğinizde de hakikaten farklı dengelerin oluşmasına sebep olmuş bir konu. Yani dünya tarihini değiştiren bir İstanbul’un fethi hadisesi var. Bir Rönesans başlangıcındaki özgürlükçü hareketlerin kapısını aralayan bir konu. O zaman Bizans’tan ayrılarak İtalya’ya giden düşünürler Rönesans hareketini başlatmışlar dünyada. Yani dünya tarihini değiştirmiş bir olay esasında. Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşu da öyle. 1799 önemli bir tarih bence. Şimdi bunların sanatla bir şekilde işlenmesi lazım. Sadece müzikle değil, tiyatroyla işlendiğini gördüm, tanık oldum, edebiyat alanında yapılmış hakikaten çok değerli çalışmalar var. Ama müzik olarak yapıldığında bunlar tamamen modern tekno ritmlerinin club ritmlerinin üzerine bilgisayarlar tarafından sample edilmiş seslerle yapılan atmosferik çalışmalar. Ama bunlar zamana karşı yenik düşer. Çünkü bunların içinde yaşaması gereken insani ruhu içine yerleştirmek zorundasınız müziğin. Yani bunun içinde, Aşk-ı Hürrem albümünde Osmanlı tarihinin en karanlık ve en keskin aşkını anlattım. Kanuni öyle bir aşkla sever ki Hürrem’i, her şey değişir, coğrafyalar değişir, savaşların sonuçları belirlenir. Çok fazla sayıda insan ölür. Sarayda müthiş bir karanlık satranç oynanır. Albümde mesela bu karanlık satranç oyununa yer vermedim. Onu edebiyatçıların işlemesini uygun gördüm. Ben o dönemin, o periyodun Türkiye dünyası ve Osmanlı dünyası için önemli kahramanlarını, Mimar Sinan gibi, Piri Reis gibi o kahramanları, Barboros, Barbarosa ile başlar zaten albüm. Denizlerin efendisi Barbarosa bu bir markadır zaten. Denizlerin efendisi ve Barbarosa. Bu albümün giriş parçasıdır. Hakikaten sizi böyle alır suların içinde, dalgaların içinde hissetmenize sebep olabilir. Bütün bu konular çok estetik bir şekilde işlendiği zaman sanat olarak çok doğru bir zemine oturuyor. Bu kalıcı olur. 50 yıl sonra da. Çünkü bu tarih 600 yıldır kalıyor. Müzik de bu tarihleri doğru şekilde işleyerek evrensel kalıplarda sunmalıdır.
Şimdi new age diyorlar, elektronik müzik diyorlar. Ama siz kendi müziğinizi siz nasıl tanımlıyorsunuz?
Müzikal standartları göz önüne aldığımızda bu müziği belirli bir kalıbın içine sokmak pek doğru olmuyor. Ama tabi insanlara bir şekilde fikir vermek için bir şey söylemek lazım. Ama bu new age dediğiniz zaman bir şey ifade eden bir kelime değil. Bir kere Türkçe değil. World de diyebilirsiniz buna. World kategorisine sokabilirsiniz. Ama bu kategorilere mahkum etmek doğru değil. Biz en iyisi Can Atilla’nın müziği diyelim.
Yakın zamanda yeni projeleriniz var mı?
Geçen sene benim için çok üretken bir sene oldu. 2006 ve 2007. Çünkü Mevlana’nın hayatını besteledim. Kültür Bakanlığının Türkiye içinde ve yurt dışında Mevlana’yı hak ettiği şekilde görkemli bir şekilde temsil etmek için büyük bir projesi vardı. Bu projeyi bana emanet ettiler. Bundan çok gurur ve onur duydum. Bütün sanatımı sonuna kadar zorladım Mevlana için.
Semih Sergen’le birlikte çalışmıştınız değil mi?
Semih bey hem bu eserin solisti hem de libretto yazarı. Onun Gönüller Işığı Mevlana adlı kitabından yola çıkarak bu eseri besteledim zaten. Benim için kutsal bir eserdi bu. Her zaman için görkemiyle, içeriğiyle çok romantikti. Çünkü genelde Mevlana’ya baktığınız zaman hep yumuşak başlı bir Mevlana görürsünüz. Her şey sevginin üzerine kurulmuş bir Mevlana. Eserde bu çok fazla hissediliyor. Çok merhametli bir eser yazmak istedim. Dinleyen bu merhamet duygusunu hissetsin istedim. Ama müzikal standartlarda da eserin pik noktalarıyla biraz çok uğraştım. ve onları biraz da insanlar içindeki patlamayı, Şems-i Tebrizi’nin öldürüldüğü andaki Mevlana’nın içindeki korkunç boşluğu, Şems’in katledilişi esnasındaki korkuyu hissetsinler istedim. Onun için 7. bölümdü mesela koro yaklaşık 2 dakika boyunca eser orkestra ve koro içindir, iki dakikaya yakın bir süre ölüm diye haykırıyor. ve Aya İrini’de yaptık biz bunu üç kere. Aspendos opera festivalinde gerçekleştirdik. Benim için çok anlamlıdır Mevlana eseri. Benim en büyük eserimdir. ve nesillere kalması için yazdığım önemli bir çalışmamdır.
Sonraki dönemlerde sanatınız için varmak istediğiniz nokta nedir? Can Atilla’nın ideali nedir?
İnsanlar yaşadıkları zamana ve yaşayamayacakları zamana hükmetmeye çalışmalılar bence. Eğer müzisyenseniz, sanatçıysanız, bu dünyada varlığınızın, bana herkes aynı şeyi soruyor, niye İstanbul’a gelmiyorsun, niye İstanbul’da yaşamıyorsun. Ben zaten çok sık İstanbul’a gidiyorum. Haftanın belirli günleri İstanbul’dayım ama benim bedenimin veya kişiliğimin popüler ortamlarda olması değil, benim sanatımın, benim müziğimin İstiklal caddesinde, diğer yerlerde çalması benim için çok önemli. Yani asıl olan budur. Çünkü bazı şeyleri yok edemezsiniz. Sadece yavaşlatabilirsiniz. Bu müzik yapmaya çalıştığım müzik. Bir vatanseverim ben. Benim için Türk olmak çok onur verici bir şeydir. Türkiye’nin, Türk insanının dünya platformunda gerekli saygıyı sanat aracılığıyla görmesidir benim hedeflediğim şey.
Dünya müzisyenleriyle çalışmak gibi düşünceleriniz var mı?
Türkiye’de de olağanüstü müzisyenler var dünyada da. Mesela bundan 10 gün önce Bosna Hersek’te Saraybosna şehrinde Aşk-ı Hürrem’in konserini verdim. Boşnak Enstitüsünde. Çok elit bir geceydi. Saat 24’te başladı konser, midnight konserdi ve orada Saraybosna filarmoni orkestrasından bir kemancı bayan Ariana geldi, bir viyolonselci arkadaş geldi. Biz onlarla beraber bir çalışma yaptık. Dünya müzisyenleriyle çalıştım ve gerçekten çok mutluluk verici bir şey oldu. Çünkü kendinizi müzisyenlere anlatmak için diğer insanlara koyduğunuz mesafe yok, hemen alıyorlar zaten ne demek istediğinizi. Bu çok önemli bir şey. Yani onun nasıl keman çalmasını değil, benim melodilerimi nasıl çaldığında gerçekten benim müziğimin ortaya çıkacağını anlattığım zaman ellerimi tuttu, bana sarıldı, “bu zamana kadar, yaklaşık 25 yıldır keman çalıyorum ama bu başka bir şey” dedi. “Bu bütün öğretilerden daha farklı bir şey. Sen kemanı anlatmıyorsun, sen müziği de anlatmıyorsun, sen müziğin kahramanının şekline sokuyorsun benim kemanımı” dedi. Bu müthiş bir şey. Onun için dünya müzisyenleriyle tabi ki çalışmak. Bu üçlemeyi tamamladıktan sonra bir konserler silsilesi başlayacak. ve hep istediğimiz arzu ettiğimiz konserleri yapma. Çünkü olanağını şu ana kadar bulamadık. Çünkü gerçekten bu lüks bir müzik. Yani bu müziğin konser yapılabilmesi için bu gördüğünüz stüdyonun konser verilecek yere taşınması gerekiyor. Ama artık herhalde zamanı gelmiştir diye düşünüyorum.
Şüphesiz sanat dünyayı güzelleştiren zorlu ve çok önemli bir unsur. Bu zorlu yolculukta siz nasıl bir yol işareti bırakmayı hedeflediniz insanlara?
Beş harfli bir simya ile yaşıyorum ben. Müzik yapılmaz, yaşanır zaten. Müziği yapmak için yaptığınız tüm çabalar esasında sizden sonrakilere bırakmak için yaptığınız çabalara dönüşmeli bence. Bence doğru yol bu olmalı. Yani kalıcı olan bir şeyleri insanlarla paylaşarak nesillere aktarabilmek. Ama sonuçta herkes hissettiği kadar hayatta yaşar. Herkes kapasitesi kadar dünyayı güzelleştirebilir. Ama insanın kendini geliştirmesi, insanın varoluşunu sorgulaması bu dünyada acaba ben olmasaydım bu dünyada ne değişirdi. Eğer cevap hiçbir şeyse çok üzücü bir şey. Düşünsenize Türkiye’de artık müzisyenlere ve sanatçılara değil, başka şeylere ihtiyaçları var insanların. Bu söylediğim sanatla alakalı değil. Çok iyi hemşirelere ihtiyaçları var. Çok iyi beyin cerrahlarına, çok iyi avukatlara, çok iyi yargıçlara ihtiyaçları var. Çok iyi ekonomistlere. Çok iyi menajerlere, yaptığınızın dünya platformunda saygı duyulmasını sağlayacak, dünya vatandaşı kimliği olan çok iyi menajerlere ihtiyacınız var. Bütün bunlar olduğu zaman Avrupa veya dünya sizin önünüzde saygıyla eğilir. Çünkü gerçek güç her zaman için politik güç değildir. Hitler’in bir lafı vardır. Der ki, politika artı sanat eşittir güç der. Bu çok tehlikeli bir laftır. Bu çok tehlikelidir. Yani bütün dünya tarihini değiştirme gücünü kendinde gören bir çılgının sanatı bu kadar insanların karşısında bir güç olarak görmesi çok üzerinde düşünülmesi gereken bir şeydir. Onun için bana hep şeyi sorarlar, sence sanat ne demektir. Nasıl tanımlarsın ki olayı. Ben de her zaman sanat üç ana unsurdan oluşması gereken bir şeydir derim. Bunlardan bir tanesi estetik. Estetik olan her şey sanat değildir. Ama estetik olması için fikirle birleştirilmiş her şey sanat olmaya adaydır. İkincisi evrensellik. Eğer yaptığınız şey sonuçta evrenselliğin bir parçasıysa o zaman hem siz doğru yoldasınız demektir, hem de yaptıklarınız artık sanat olabilir ortamlara gelmiş demektir. Bu ikisi bence bir şeyin sanat olması için yeterli sebepler kabul edilmeli dünyada. Estetik ve evrensellik. Ama bunun üçüncüsüne Tanrısal ruh dersek o zaman işte da Vinci gibi, Goya gibi, Johan Sebastian Bach gibi yaptığınız şeyin insanların ruhunu yüceltmesi ve Tanrının merhametinin insanlara ulaşmasıyla beslenen bir sanattan bahsediyorsak o zaman hakikaten o sanat sizden sonra da yaşar. Kuşaklara da geçer. Bütün düşmanlıkların üzerine bir yağmur gibi, merhamet yağmuru gibi yağarak her şeyi çözümlemede bir anahtar haline gelebilir.
Okuduk, beğendik, haberiniz olsun dedik; paylaştık…
 
 
M.Nur Mertkanlı
 

Etiketler Sultanlar - Aşkına - bir - müzisyen -
FaceBook ta paylaş
20101210210011 -
Söyleşi Kültür
0 Yorum
Haberi Yazdır
DİĞER HABERLER
Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil, Özel Etkinlikle Anıldı
İz Bırakan Muallim Mahir İz Özel Etkinliği
MÜKERREM METE İLE GENÇLEŞEN MOSTAR ÜZERİNE
OSMAN SINAV ÇOK SANATÇI BİR ÇOCUK
Hepimiz biraz Bulgaryalı Aliyiz!
Gençliğimde öğrendiklerimi harcıyorum!
Türkiye’de İngilizce Hayatın Neresinde?
Arap Baharı başka bahar!
“Kerameti Yok Ama Tekbîri Var
Bir Manevi Feyz Çeşmesi: Hz. Geylani
Orhan Okay ile çok özel!
Ataistler İçin Din gündemde
13. kitabım hazır
Önce vapur orucuyla başladım
Ahmet Cemil olmak istemezdim
Her şey yetimler için
Sanat Kalbe Haredir
Kendimi öğrenci gibi görüyorum
Rejimler ölüyor
O bir hayal mühendisi!
Doktor da avukat da olmayın!
Doktor ne okursanız okuyun dedi!
Devir enaniyet devri!
Atatürk ‘otokratik diktatör’dü!
 
Untitled Document
ÖZEL RÖPORTAJLAR
 
 
ÖZEL HABERLER
 
Mahmut Bıyıklı ile Kültür Dünyası Akit TV’de Başlıyor
TYB İstanbul Takamul Altanmiah Heyetini Ağırladı
Kemal Tekden TYB İstanbul’daydı
 
HABERKÜLTÜR TV
 
İbn Arabi
Türkiye Yazarlar Birliği'nde Ömer Lütfi METE
Balkan Savaşlarının 100. Yılında Büyük Göç 2
Balkan Savaşlarının 100. Yılında Büyük Göç
 
DERGİ
 
Üsküdar’dan Gelen Güzel Bir Dergi
 
KİTAP
 
OSMAN AYTEKİN’İN YENİ ÖYKÜ KİTABI ‘BULUŞMA’ ÇIKTI!
 
Untitled Document
Hayat Kültür Haber Kültür Şehir Kültür Özel Haber Özel Röportaj Medya Kitap Söyleşi Kültür Dergi Sinema Kültür Sosyal Medya Müzik Kültür Tarih Kültür Tv Kültür Gezi Kültür Radyo Kültür Sufi Kültür Soru Cevap Gazete Kültür
haberkultur.com - Tüm Hakları Saklıdır © 2012
İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Yayınlanamaz