Untitled Document
Anasayfa | Yazarlar | Foto Galeri | Video Galeri | Künye | Reklam | Sitene Ekle | İletişim
REKLAM İLETİŞİM KÜNYE
BİZİ TAKİP EDİN
Tarih Kültür Takke düştü kel göründü!
 

Takke düştü kel göründü!
14 sayfaydı amma bir milleti ifsada yetti...
Ekleme Tarihi : 20100324232013 -

AHMET DOĞAN İLBEY / www.haberkultur.net 

1957 Yılında Dokuz Subay Hâdisesi olarak darbeler tarihine geçen askerî örgütün başı olan darbeci Yarbay Faruk Güventürk hazmedemediği ve “mürteci” dediği milletin değerlerini ve İslâm’ı manipüle etmeyi bir kitapçık yazarak da ortaya koymuştu. 1960 Askerî Darbesi sonrasında iyice pekiştirilmek istenen resmî ideolojiyi, yani Kemalizm’i kendince yeniden ihya etmek için 1968 yılında “Layiklik ve İslâmiyet” ( Nurettin Uycan Matbaası, 1968, Ankara) adlı 14 sayfalık bir risale yazmıştı.

Kemalist askerî zihniyet 1923 sonrasında nasıl başlamışsa, aynı zihniyetin devamı olan askerî militarist tavır daha da kuvvetlenerek sağlamlaşmaya çalışıyordu. 27 Mayıs 1960 Darbesinin imkânlarıyla 1968’de Korgeneralliğe terfi eden ve Genel Kurmay Harp Tarihi Başkanı olan Faruk Güventürk, Kemalizm’in totaliter ideolojisini bütün şeditliğiyle sürdürmeye niyetliydi. Baskı altındaki milleti kendince yeniden tanzim etmek için İslâm’ı, M. Kemal üzerinden anlatmaya çalışır, İslâm âllamesi kesilir ve Lutherciliğe kalkışır. İslâm’ı, Batının seküler ve aydınlanmacı nazariyeleriyle tefsir ve içtihat etmeye çalışır. M. Kemal’in İslâm hakkındaki görüşlerini Luthervarî bir dinî açılımla “bilgisiz, cahil ve geri” dediği millete anlatmaya koyulur.

Askerî ve sivil Kemalistlerin yığınlarca trajik zihniyetlerinden sadece biri olan 14 sayfalık kitapçıktan despotik laik ulusçuluk fikrinin, nasıl patolojik bir ruh depreşmesi olarak tezahür ettiğini anlamak mümkün.        

Adı geçen askerî risaleden kısalttığım birkaç satır, bu milletin bin yıllık İslâmlaşmış medeniyet değerlerini bir çırpıda tasfiye eden pozitivist-seküler-despot Kemalist askerî tavrın şedit ve şerirliğini anlamaya yetecektir.

Önce “Kemalizm’in Girdiği Yer” başlığıyla verilen nasihatleri (!) sunmak istiyorum:       

“Kemalizm’in girdiği yere; İlim, hürriyet, fazilet, layik (laik) din anlayışı, vicdan hürriyeti, saf temiz Allah inancı, doğruluk, mertlik, merhamet, şefkat (...), doktor, hastane, şifa, bolluk ve bereket, medenî kıyafet, tıraşlı yüz, mühendis, mimar, artist, profesör, avukat, milletvekili, medenî kıyafetli asrî kadın, köylüyü uyandırmak, köylüyü efendi kabul etmek, âdil mahkeme, millî musiki, medenî okul, millet severlik...girer.”      

Kitapçığın 13. sayfasındaki “Kemalizm’in girdiği yer” başlığı bu minval üzere uzayıp gidiyor. O günde bu yana Kemalist askerî zihniyetin büyük oranda dayatmacı tavrının sürdüğü ve bu çizginin kırılmadığı görülüyor.       

Kitapçıktaki ikinci başlık ise, “Softalığın ve Gericiliğin Hüküm Sürdüğü Yer.” Bu başlık altında şu şenî iftira dolu sözlerle millete ve dolayısıyla İslâm’a saldırılmaktadır:       

“Şerefsizlik, zillet, hurafe, iftira, zulüm, merhametsizlik, türbe pencerelerine bağlanan bezler, muska, üfürükçülük, mikrop ve hastalık, fakirlik, dilencilik, milliyetsizlik, Arap goygoyculuğu, tevekkül, tembellik, geri kalma, ahiret hayâli (...), yerlerde sürünme, adaletsizlik, vazifeden kaçmak, çarşaf, peçe, kafes, harem, kadın esareti, kadın satışı, sanatsızlık, ırkçı, Turancı, gerici, rüşvet, iltimas, gözyaşı, cehennem korkusu, satılmış kalem sahipleri...”        

Kemalizm’in ilim anlayışı, kışla tarzıyla öğretim veren üniversitesinden belli. Bin yıllık medeniyete istinat etmeyen, Batının materyalist-seküler- aydınlanmacı bilimini seksen küsur yıldır tâlim ettirdiğini sağır sultan bile biliyor. Hürriyet kavramının Kemalist rejimde ne mânaya geldiği açık. İslâmî değer ve vecibeleri bütün boyutlarıyla yaşamamak şartıyla her türlü düşünce ve Batılı hayata hürriyet vardır. Faziletten kasıt ise, İslâmî ahlak ve değerlerle mücehhez bir fazilet asla değildir. Kemalist cumhuriyetin faziletlerinden bahsediliyor. Yani Altı Ok’un faziletlerinden... Layik (laik) din anlayışından maksat Batıda uygulanan âdil bir laiklik değil, Kemalist ilkelerin bütünüyle hâkim olduğu seküler ulusçu bir devlet laikliğidir istenilen. Vicdan hürriyetiyle, İslâm’ın hayata müdahale etmeyeceği bir ferdin vicdanıdır istedikleri. İslâm’la donanmış bir vicdanın hayatın her sahasında neşv ü nema bulması tehlikeli bir vicdandır Kemalistler için.        

Gelelim “saf temiz Allah inancına.” Cumhuriyet rejiminin resmî  İslâm anlayışına bizatihi M. Kemal ve kadrosunun aydınlanmacı-seküler zihniyeti damgasını vurmuştur.

Bu sebeptendir ki, bu ülkede din-devlet münasebetleri hep gergin ve çatışmalıdır. Kemalistler, kendi din ve Allah anlayışlarını millete baskı yoluyla benimsetmeye ve kafalarındaki yeni Türk projesine uygun bir ulus “yaratamaya” çalışmışlardır. Bu zihniyetin Allah anlayışı bizzat M. Kemal’in görüşleriyle ağırlık kazanmıştır. Bugün mevta olan Korgeneral Faruk Güventürk’ün Comte ve Lüthercilik kokan askerî İslâm risalesindeki sözde temiz Allah inancının kaynaklarını M. Kemal’in ifadelerinde aramak gerek:       

“İnsanlar ilk devirlerde pek âcizdi. Kendilerini koruyamıyorlar, hiçbir olayın da sebebini bilmiyorlardı. Kendilerini koruyacak bir kuvvet aradılar. Sonunda insanlık, vicdanında bir kuvvet yarattı. O da işte ‘Allah’tır. Her şeyi ondan beklediler, ondan istediler. Hastalıktan, felâketten korunmayı hep Allahlarından istediler. Fakat modern çağlarda, insan her şeyi Allah’tan beklemedi. Ancak toplumdan bekledi. Her şeyin koruyucusu insan toplumudur. Bizi koruyan, refah içinde yaşatan toplumdur. Bu sebeple topluma önem vermek, onu kuvvetlendirmek ve yaşatmak lâzımdır. Bunun için her türlü gelişme ve güven kaynağı toplumdur” (Enver Behnan Şapolyo, Atatürk’ün Hayatı, s.224-225, T. P. O. Matbaası, Ank. 1954).          

Evvel emirde, M. Kemal bu düşünceleriyle  Kant, Feuerbach  ve en çok ta Auguste Comte gibi Batılı düşünürlerin “yaratıcı” anlayışlarından etkilendiği gayet açık.

Bu düşünürlerin görüşlerinde olduğu gibi, M. Kemal, modern çağlarda insanın her şeyi Allah’tan beklemek yerine, toplumdan beklemeyi öğrendiğini ifade eder. İnsanlığın gelişim evrelerini ilk devirler ve modern devirler diye sınıflandırır. İlk devirler metafizik evredir; modern devre ise, pozitif evredir. M. Kemal’in din ve Allah anlayışı, Allah’ın vahyinden bağımsızlaştırılmış metafizik nazariyeleri bir “kült” olarak ortaya koyan pozitivist-akılcı Comte’un görüşlerinin aynısıdır. M. Kemal: “İnsan dünyaya geldikten sonra da, daha ilk andan doğanın ve birçok yaratıkların karşısında savunmasızdır. (...) Büyük oymak ve toplumlarda ata korkusu yerine geçen Tanrı korkusu, insanların kafalarında sayısız yasaklar yaratmıştır. Bu sözler üzerine birçok gelenekler ve görenekler insanları düşünce ve davranışta bağlamıştır.(...) Buyurganın gücü için dinlerden çıkan sınırdan başka bir sınır tanınmıyordu. Buyurganın yapması gereken şey, Tanrının yasakladığı şey olacaktı. Doğanın her şeyden büyük ve her şey olduğu anlaşıldıkça , doğanın çocuğu olan insan kendinin de büyüklüğünü ve onurunu anlamaya başladı” (Atatürk’ün Kur’an Kültürü, Yrd. Doç Dr. A. Kasapoğlu  s. 208,  İlgi Y., İst. 2006).      

M. Kemal yukarıdaki fikirlerini Comte’udan olduğu gibi iktibas ederek elde etmiştir.

Comte, Allah ve din anlayışı yerine, insanı bünyesinde eriten “İnsanlık Dini” dediği “Toplum” kavramını koyuyordu. Onun “Üç Hal Kanunu” tekamülüne göre, Allah kaynaklı vahiy ve metafizik devrini tamamlamış, pozitif, tecrübî ilimler ve keşiflere bağlı bir metafiziği tekamülcü bir toplum fikrine bağlamıştır. Bu metafiziğe “yeni dinin tanrısı İnsanlık, âlimler, ilmi keşiflerdir” demiştir. Durkheim’in içtimaiyetçilik teorisini alan Ziya Gökalp’in Türkçü çizgisi de bu anlayışın farklı bir taklididir. Bu anlayışta Allah, İslâm akaidindeki gibi değildir. Bilinemez, akıl ve fikirle öğrenilemez soyut bir “yaratandır.” Bu görüşe göre, yaratanın vahyi ve şeriatı yoktur. Dini anlayış ve normlar tevil edilebilir, devirlere göre değişebilir. Din ve Allah inancı insanların vicdanında ve kalplerinde olmalıdır. Hayatın ve idarenin içinde “buyurganlığı” ve uygulamalarıyla olmamalıdır.     

Kemalizm’in ve Korgeneral Güventürk’ün temiz Allah inancı, yukarıdaki görüşlerin benzeridir. Demek ki, “temiz Allah inancı”nı on dört sayfalık Kemalist risaleden öğrenerek aydınlanmalıymış bu millet!      

Kemalizm’in girdiği yerdeki doğruluk kavramı da bir aldatmacadan ibarettir.

Kemalist devlet adamları ve bürokrasisi de zaman zaman yolsuzluğa, adam kayırmacılığa, suiistimal etmeye teşne olmuşlar, kendilerine yontmaya çalışmışlardır. Bunlar tarihin her devresinde görüldüğü üzere idari zaaf ve bürokratik arızalardan kaynaklanmaktadır. Kemalist hükümetlere askerî ve sivil bürokrasi üzerinden bakıldığında bugün de dahil birçok hâlleriyle doğruluktan nasibinin olmadığı vesikalarla bilinmektedir. Doğruluk bir çağa ve modern sistemlere has meziyet değildir ki, sırf Kemalizm adlı rejim geldi diye herkes yukarıdan aşağı doğru-dürüst olsun.      

“Mertlik” kavramını da Kemalizm’in girdiği yerde aramak, güneşi kuyuda aramak gibi abesle iştigâldir. Din-i İslâm üzere Millî Mücadeleye katılan Müslüman milletin değerlerini 1923’den sonra baskıyla temelinden değiştirmenin neresi mertliktir?        

“Merhamet ve şefkat” gibi en insanî hassanın Kemalizm’de olduğunu söylemek, “bilimsel” bir yalandır. Tek kabahatleri milletin önderleri olan onlarca din adamıyla yüzlerce sade insanı şapka giymedikleri için hukuksuz İstiklâl Mahkemelerinde idam eden Kemalist oligarşide “merhamet” ve “şefkat” olduğunu söylemek yalanların en müptezelidir.

Tesbitlerimizde hissî olduğumuza kanaat edenler, bu konularda önyargısız biri olan Prof. Dr. Mete Tunçay’ın “Tek Parti Dönemi” kitabına bakabilirler.       

“Doktor, hastane, şifa, mühendis, bolluk, bereket ve atölye”  gibi meslek ve faaliyetleri, Kemalist cumhuriyet kaldığı yerden sadece devam ettirmiştir. Bu icraat ve meslekler, bütün devletlerin zaten aslî vazifesidir. En ilkel devlet ve farklı rejimler bile bu kalkınma hamlelerini imkân dahilinde yapmakla yükümlüdür. Kemalist cumhuriyet yerine bir başka Türk cumhuriyeti olsaydı bu faaliyet ve mesleklerden âri mi kalacaktı?      

“Medenî kanun” öyle cennetten bağ bağışlamak gibi çok önemli bir mesele değildir. Mecelle’den sonra Batı toplumunun kendi yapısına uygun ürettiği kanunları kes-yapıştır şeklindeki almak, bu milletin sosyal yapısının neresine uygun düşer?      

“Demokrasi, insan hak ve hürriyeti” kavramlarının da bu milletin değerlerine istinat eden çatışmasız bir sosyal normlar hâline geldiğini kim söyleyebilir? Gerçek demokrasiyi Kemalizm’le yan yana koymak, hür tilkiyle hür tavuğu bir kafese koymak gibidir. Dahası, kurtların serbest olduğu bir diyarda kuzuların hür bir şekilde olması demektir.      

En hassas bir müessese olan “adaletin”, Kemalizm’in girdiği yerde asla ve kat’a yeri yoktur. Adaletin nasıl işlediğini İstiklâl Mahkemelerinde, Tek Parti Dönemindeki farklı partilerin ve serbest seçimlerin dipçikle yasaklanmasında aramak lâzım gelmez mi?     

“Tıraşlı yüz” neyi ifade eder? Matruş yüzlü insanı, Batı’nın seküler-aydınlanmacı insan sûretinin sadece bir cephesidir.

Dinden koparılmış sanayi toplumunun ve modernleşmenin bir uzantısı olan “üstün insanın” bedeninin çeşitli plastik güzellik olarak öne çıkarılmasının bir tezahürüdür. Dünyanın bütün ülkelerinde isteyen insanların sakallı veya bıyıklı olmasının kalkınmaya ve refah seviyesinin yükselmesine bir mâni teşkil ettiğini hiçbir sosyoloji ve sosyo-ekonomik disiplinleri yazmış değildir. Kemalist cumhuriyet düzeninde insanlar sakalsız-bıyıksız olunca daha mı hızlı kalkınıp refaha erdiler? Daha mı iyi adam oldular? Tıraşlı yüz, Kemalist Batıcılığın bir dogmasıdır. Bir faydası olduğundan değil. Asıl maksadı, bin yıllık medeniyetten kopmak ve “yeni Türk insanı” projesinin gereği olarak tıraşlı yüzü ideolojik hâle, yani muasır-seküler medeniyete dahil olmanın bir umdesi hâline getirmek.      

“Artist”in en çok Kemalizm’in girdiği yerde olması gayet normaldir ve yakışık düşer. Zira, artist, rol yapan oyuncu demektir. Şenî, denî, zanî, çirkin ve kötü her türlü karakter ve olayın gereklerini rol icabı oynayan demektir. Semavî dinlerin öngördüğü insan tipinden kopmuş Batı’nın Freudçu, Hegelci ve seküler sanat anlayışının bir ürünüdür artist. Bu milletin hangi refahına, kalkınmasına, huzuruna, adaletine, insan hak ve hürriyetine fayda sağlamıştır artist? Kemalizm’in girdiği yerde artistlik bir üst insan tipi olarak öngörülüyorsa, demek ki Kemalizm bir Batı ürünüdür.             

Kemalizm’in öngördüğü “medenî kıyafetli asrî kadın” tipinin, başı açık tayyörlü, sınırı belli olmayan dekolte kıyafetli kadından rüküş kadına kadar uzayıp gittiği ortadadır.      

“Köylüyü uyandırmak ve köylüyü efendi kabul etmek”  ifadesi de Kemalizm’in en büyük yalanlarından biridir. 1930’larda, Sovyet Rusya’nın Radonik, yani halkçılık anlayışının bir kopyası olan projeye “Alman Köy Projesi”nin de eklenmesiyle sözde köylüyü uyandıracaklardı. 1950’ye kadar köylülerin sosyo-ekonomik ve siyasî bakımdan ne çektiği malûmdur. “Köylü şehirlinin efendisidir” sözü de sahte bir yalaka slogandır. Sovyet köylüsünün iş gücünden daha fazla faydalanmak için Bolşeviklerin kullandığı sloganlardan ilham alınarak uydurulmuştur. Köylünün, Tek Parti Döneminde Ankara’nın ve cümle şehirlerin bazı semt ve resmî bina çevrelerine zabıta kuvvetleriyle girmesini yasak eden Kemalist sistemdir. Köylünün şalvarını makasla kesen jandarma, Kemalizm’in jandarmasıydı. “Kasketliler, fasa-fisolar, ayağı çarıklılar” diye horlananlar köylüler değil miydi?     

Gelelim, Kemalizm’in en haysiyetsiz, en müseccel, en şenî  yalanı olan “millî mûsiki” yalanına.

1932’de Altı Ok hükümetinin talimatıyla Radyoevleri ve mûsiki icra edilen yerlerde şarkı ve türkünün yasak edildiğini unutmak mümkün mü?  Dayattıkları “millî mûsiki”, Batı’nın saz aletleriyle icra edilen senfonilerin, konçertoların ve çok sesli Batı sanat mûsikisinin Türkçe’ye uyarlanması ile dans ve opera mûsikinin resmî olarak dayatılması değil midir? Neresi “millî” bu mûsikinin? Her şeyden önce millîlik kavramı kökünden saptırılmış.        

Kemalizm’in “millet severliğinin” sahteliğinden bahsetmek ise, bu millete ve ehl-i irfana nezaketsizliktir. Onlar, aslında laik-ulus severdirler.      

“Softalığın ve Gericiliğin Hüküm Sürdüğü Yer”  başlığı altında ileri sürülen şenî  ve denî  sıfatların İslâm’ı yaşayan bir topluluğun, hele de Osmanlı-İslâm medeniyetinin irfanıyla meydana gelmiş bu ülkedeki Müslüman milletin huy ve karakteri olamayacağını izaha çalışmanın abesliğine düşmeyeceğim. Şüphesiz her dinden toplulukta dinin özünden sapan, ölçüyü, aklı, vicdanı aşan dar zihniyetli mutaassıp tipler veya gruplar olabilir. Ortaya çıkabilen bu davranışlar Müslüman toplumun kendi sosyolojik meselesi olup arizî şeylerdir. Müslüman toplumun geneline şâmil huy ve davranışlardan göstermek haksızlıktır veya ideolojik düşmanlıktan dolayı karalama, yıpratma taktikleridir. Hz. Peygamberimiz ve İslâm büyükleri bu tiplere zamanında Bedevî ve Haricî gibi sıfatlarla işaret etmişlerdi. Müslüman toplumun hüküm sürdüğü yerde “şerefsizlik, kadın satışı, zillet, dilencilik....” gibi yukarıda zikrettiğimiz sayısız şenî sıfatların olduğunu söylemek, güneşin sıcaklığını, ay’ın parlaklığını inkâr etmek gibidir.     

Doğudan Batıya bütün milletlerin aydınları tescil etmişlerdir ki, iddia edilen bu sıfatlar Müslümanca yaşayan milletin temel ve yaygın alâmetleri değildir. Böylesine âdi bir karalamayı en büyük rakip Haçlı zihniyeti dahi yapmamıştır. Çünkü yapması için sebep yok. Hiçbir düşmanın böylesine namertçe, âdice düşmanlık ettiği vâki değildir.    

Kemalist cumhuriyetçilerin bu insafsız karalamayı varlıklarına rakip gördükleri Müslüman milleti ve temsilcilerini sindirmek için yaptıkları, vesikalarla bilinmektedir. Kemalizm’in sistemli bir propagandasıdır bu karalama yolu. Redd-i miras ettikleri bin yıllık Müslüman medeniyetin bakiyesi olan milleti köklerinden koparmak için denedikleri çeşitli yollardan sadece birisidir.       

Anlaşılan şu ki, Kemalizm’in girdiği yer bu millete uygun bir yer değil. Yahut Kemalizm’in girdiği yere milletin girmesi gerekmiyor.  
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 


Etiketler Takke - düştü - kel - göründü! -
FaceBook ta paylaş
20100324232013 -
Tarih Kültür
0 Yorum
Haberi Yazdır
DİĞER HABERLER
Vefatının Sene-i Devriyesinde Sultan II. Abdülhamid'i Anlamak
MÜCAHİTLERİN GÖZBEBEĞİYDİ!
ÇANAKKALE’Yİ HAKEDİYOR MUYUZ?
BALKAN FACİASININ 100. YILI
PROF. DR. İSMAİL KARA: AKİF GÖNÜLLÜ SÜRGÜNDÜR
ŞEHİTLER ÖLMEZ!
PEKİN’DE HAMİDİYYE ÜNİVERSİTESİ
Osmanlı’da yılbaşı bir başka kutlanırdı!
Cülus Yolunda Bir Valide Sultan!
Patrikler de idam edilir
Tarih konuşuyor
Osmanlı'da demografik nüfus yapısı
Osmanlı'da ilk deprem
Şehit Enver Paşa hain miydi?
Hilafete ne oldu?
Koruma Kanunu kimi koruyordu?
Tarihin dili olsa…
Yeşil Ordu'nun derdi neydi?
Türkiye azınlıkların cenneti
Evveline selam olsun sultanım
Osmanlı’da millet sistemi vardı
Abdülmecid Efendi'yi unutmayacağız
Tarihimizi küstürdük
Katip Sinan Camii garip cami
 
Untitled Document
ÖZEL RÖPORTAJLAR
 
 
ÖZEL HABERLER
 
Mahmut Bıyıklı ile Kültür Dünyası Akit TV’de Başlıyor
TYB İstanbul Takamul Altanmiah Heyetini Ağırladı
Kemal Tekden TYB İstanbul’daydı
 
HABERKÜLTÜR TV
 
İbn Arabi
Türkiye Yazarlar Birliği'nde Ömer Lütfi METE
Balkan Savaşlarının 100. Yılında Büyük Göç 2
Balkan Savaşlarının 100. Yılında Büyük Göç
 
DERGİ
 
Üsküdar’dan Gelen Güzel Bir Dergi
 
KİTAP
 
OSMAN AYTEKİN’İN YENİ ÖYKÜ KİTABI ‘BULUŞMA’ ÇIKTI!
 
Untitled Document
Hayat Kültür Haber Kültür Şehir Kültür Özel Haber Özel Röportaj Medya Kitap Söyleşi Kültür Dergi Sinema Kültür Sosyal Medya Müzik Kültür Tarih Kültür Tv Kültür Gezi Kültür Radyo Kültür Sufi Kültür Soru Cevap Gazete Kültür
haberkultur.com - Tüm Hakları Saklıdır © 2012
İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Yayınlanamaz